Sanat derken ne diyorsun şimdi?

Ocak 11th, 2008

Geçen Pazartesi, bir arkadaşımın büyük ısrarları ile Opera’da sahnelenen Kırmızı Ev adlı müzikli oyunu izleme şansım oldu. Bu konular da çok da tecrübeli olduğumu söyleyemem, en son gittiğim müzikli oyun ya da opera sanırım yıllar öncesinde kaldı. Sanırım bu tür performansların kendilerini anlatmak adına Türkiye’de büyük bir sorunu var. Ne olduklarından kimsenin haberi yok, sadece basmakalıp düşünceler… Neyse bu da ayrı bir yazının konusu, biz oyun üzerinden gidelim.

Öncelikle senaryonun zayıflığından dem vurmayı kendime borç biliyorum. Anlatılan konu maalesef seyirciye bir şey vermiyor, eğer konu ikinci plandadır müzikli oyunda denecekse yorumum yok. Ama şahsi kanaatim sağlam bir senaryoyu müziklerle desteklemek ve onu bütünleştirmek başarılı sonuçlar doğurur. Müzik-senaryo-müzik şeklinde ilerleyen bir oyunda amaç müzik olsun oyun da olsun olur, bütünlük olmaz.

Tabii burda şahsi özürlülüğümden de bahsederek devam edeyim, bildiğim iki tane yabancı dil var, ileri seviyede İngilizce ile başlangıç seviyesinde bir Almanca. Maalesef bu yüzden oyunda sergilenen, İtalyanca ve Fransızca sözlü eserlerin ne anlattığına dair bir fikrim yok. Bunu kendime bir hakaret olarak görmeyi de çok bulmuyorum. Müzikli bir oyunda önemli olan müzik ve sözler ile hikayenin devamlılığını sağlayabilmektir. Ama vokal yapılırken oyunculuk ile anlatılanlar buna yeterli olmuyor maalesef, yabancı dil eksikliğimizden oyundan geri kalıp kopmamak ya da şarkıları ve oyunu ayrı değerlendirmekten başka bir şansımız yok.

Bunu hakaret olarak algılama sebebim ise hemen ikinci perdenin başındaki perdeden izlediğimiz yönetmenin ve başrol oyuncusunun Fransızca sözlere sahip şarkıyı sunmasıydı. Bu noktada seyirci aynen oyundan soyutlandı. Noluyor ya, bunun senaryo ile alakası nedir noktasında seyirci yokedildi. Aptalız ya Fransızca bilmeyecek kadar, “Aaa, ne de güzel şarkıııı!!” kadar sığ düşünceler ile videodaki sandalye sembolizmine hasta olduk. Oyunla alakasını kuramadık ama olsundur. Ne güzel şarkı ne de olsa…

Oyundaki dans performanslarına geçersek… Tamamiyle aralara sıkıştırıldıkları her yerlerinden belliydi. Oyunun akışında olmayan bir şekilde başrol oyuncusunun “Ahhh, bir flamenkocu da iyi giderdi.” deyip o zamanki sevgilisinden bahsetmesinin ardından sahnede flamenko performansı absürd geliyor bana. Devam olarak sirtakinin de tamamen profesyonelce kuralına uygun ama ruhunu ancak 5 dakikalık dansın son 15 saniyesinde hızlanarak verebilmesi ile iyice umutsuzlaştırdı. “Hadi düğün yapalım.” repliğinden sonraki dans performansı ise sadece gülümsememe sebep oldu. Yanlış anlaşılmasın sirtakiyi ruhu veremediği dışında dans performanslarına sözüm yok, sadece kullanılış biçimleri oyuna monte edilmiş gibi durmaları rahatsız edici.

Ayrıca seyirciyi de ayıplıyorum tam anlamıyla, vokal performansında o kadar alkış tutmayan seyirci sahneye on kişi çıkıp dansetti mi kendinden geçiyor. Benim anladığım ya sahnedeki kişi başı alkış ortalaması tutturmaya çalışıyor seyirci ya da sayı, güzellikten daha önemli seyircinin gözünde. Her iki ihtimalde de oldukça ham buluyorum bu durumu. “Seyirci oyundan ne anlıyor?” sorusunun da benim için tam karşılığını oluşturuyor.

Konuk sanatçı olayına gelelim bir de. Her vokalin her şarkıda boy göstermesi değil gayem elbette. Bazı şarkıları bazı vokallerin seslendirmesine bir lafım yok. Ama her seferinde başrol oyuncusunun “Ah bilmemne beylerde gelmiş.” şeklinde vokali takdimi ve vokalin oyunun ilerlemesine ve senaryoya olan katkısı göz önünde bulundurulduğunda iki şarkı seslendirmek için çıkan vokallerin konuk sanatçı gibi gözükmesi oldukça doğal bence. Çok daha güzel ve seyirciye hissettirilmeden oyuna dahil edilmeleri mümkünken çok kaba bir yöntem seçilmiş kannımca.

Vokallere gelirsek söyleyecek söz bulamıyorum, gerçekten mükemmel sanatçılarımız var özellikle Murat Karahan tek kelimeyle oyunun yıldızıydı. Zaten kendini kanıtlamış sanatçılara bir yorum yapmama gerek olduğunu düşünmüyorum. Keza müzikleri bize canlı ulaştıran her biri birbirinden başarılı müzisyenler oyunda en tatmin edici noktalardan biriydi. Tek kelimeyle mükemmel.

Oyunun sonuna gelirsek, “Show must go on” mükemmel bir şarkı olsa da bu kadar büyük bir klişeyi açıkcası garip buldum. Gerçekleştirilmesi nerdeyse mükemmel iken neden durum ile böyle birebir ve örtüşen kaba bir çağrışım gayesiyle bu şarkı seçilmiş anlam veremedim. Açıkcası bu tercihi zayıf buldum.

Oyundan aklımda kalanlar şu anda bunlardan ibaret ama senaryo seçiminde hayattan farklı günlerin öylesine seçilmiş ve bir amaç uğruna bütünler tarzda bir senaryo oluşturmadan bulunmasının oyunun genel başarısızlığında etkisi olduğunu düşünüyorum. Eldeki bu kadar malzeme ile senaryoya oyun israf edilmiş.

Arz Talep Köşesi - I

Ocak 11th, 2008

Ne ki bu şimdi di mi? Hemen açıklayalım, arada bir istatistiklere bakarak sitenin acayip arama sonuçları karşılığında blog’uma ulaşıldığını öğreniyorum. Karar verdim bu konulardan hoşuma gidenleri, ilginçleri teker teker cevaplayacağım. İlk başlık geliyor…

 ”İnsanlar niye hep imkansızı ister”

Eveeett… Ellerine sağlık, sayın internet kullanıcısı, bu güzelim soruyu, hayatı/insanları sorgulamayı google mecralarına kadar düşürdüğün için. Hadi biraz mantık yürütelim.

İmkansız nedir oradan başlayalım. İmkansız, gerçekleşmesini “hiç” olası görmediğimiz şeylere vurduğumuz damgadır. Ama cümleden de anlaşılacağı üzere bu oldukça öznel bir tanım. Yani birine göre imkansız başkasına göre oldukça mümkün bir şey olabilir. Örnek verirsek, bir basketbol maçında basket topunu 1 dakika boyunca kaptırmadan sürmem imkansızdır. Şimdi azıcık takım basketbolu oynamış insanlar için bu imkansız değildir. Aslında benim için de değildir, sadece şu anki şartlar ve becerim gözönünde bulundurulduğunda bu çıkarımı yapabilirim. İleride becerimi geliştirmem ile top sürme becerisi mümkünat dahilinde olabilir.

Demek ki şimdiki zamanda ve geliştirilebilir şeyler için “imkansız” kelimesini kullandığımız zaman, kelime zerre anlam içermiyor. Yani ben işi gücü bırakıp basketbol oynasam azmetsem imkansız dediğimi gerçekleştirebilirim. İsteğim azmim ile gerçekleştirmemi sağlayabilir. Gerçekleştirmek için hiçbir engel olmamasına rağmen bazı şeyleri “imkansız” tanımı içinde bulundurmaya potansiyeli kullanmamak diyebiliriz. Bu tamamen ehl-i keyifliktir.

Asıl konumuza gelirsek, insan dediğin bazen idealist olabiliyor. Genelde çıkmıyor bunlardan artık ama çıktı mı çıkıyor :) . İmkansızı isteyen bu insanlar tamamen kendileri ile yarışan ve imkansızı en mümkün hale getirebilme olasılığına sahip insanlardır. Ki burada imkansız diye tanımlanan her ne olursa olsun, özellikle ilk iki paragrafta belirttiğim basit ama keyfi şeyler değil, cidden zorlayıcı ve engellerle dolu durumlardan bahsediyorum. Bu durumlarda imkansızın gerçekleşmesini istemek, tatmin istemek demektir. İmkansız denene ne kadar yaklaşırsanız o kadar haz alırsınız ve o kadar mutlu olursunuz. Belki hedefi gerçekleştirmek uzun süreler alacak olsa da işin tatmini imkansızı olur kılar. İşte imkansızı mümkün kılmanın tek yolu da budur.

Bir de tabi gerçekten tüm çabalara rağmen olası olmayacak bir imkansızın peşinde koşanlar vardır. Bunlara biz romantik deriz. Amaç vardır, hedef çok belirgin olmasa da olur, amaç doğrultusunda hedef değişebilir ve sürekli daha az olası şeylere dönüşebilir. Burdaki amaç hedefe yani imkansıza ulaşmak değildir, amaç bir gaye uğruna uğraşmaktır. Uğraşıda hayatını geride bırakmaktır belki de. Buna çevrenizde sürüyle örneğe denk gelebilirsiniz. Burda imkansıza ulaşmak değil ulaşamamak haz kaynağıdır ve harcanan çaba tatmindir. Ama aslında amaç imkansızı hep imkansız tutabilmektir. Böylece hayatta uğruna yaşanabilir bir amaç olur.

 

İmkansızı istemek adına küçük bir sınıflandırma ile bu arama sorgusunu geride bıraktığımızı düşünüyorum. Artık önümüzde anahtar kelimelere(keyword) bakacağız :) .

Paris Jötem!!!

Eylül 15th, 2007

Evet öncelikle böyle adanmış filmlere kıl olduğumu söyleyerek başlayayım. Konu hele de Paris oldu mu yarama basılıyor. Paris evet güzel bir şehir, evet Eyfel Kulesi! Anladık baba! Kötü demiyorum ama markalaştırılması abartılmış bir şehir artık Paris. Bırakın kendi haline şehri biraz ayıptır yahu.

Melis’le bu seneki Interrail’ımızda Eyfel Kulesi’nde nerdeyse tüm bir akşam geçirdik. Tahminen 16 gibi sandviç ve malzemelerimizle planlanmamış bir şekilde Kule manzaralı çimliğe yayıldık. Yavaştan orada atıştırırken kendimizi bıraktık oraya. İki saat kadar oturmuş olmalıyız orda öylece. Sağdan soldan gelen yabancı sesler, yabancı bir şehirde orada yaşayanların ortak alanını bu kadar bölüşemezdik herhalde. Paris’te yaşamanın bir yönünü gösterdi bize ve buna aşık olduk. Sonra Eyfel ışıldamaya başladı, saat başları 15 dakikalık şovunu görünce ağzımız dibimize düştü. Ardından ilk kata tırmanabilme şerefine nail olduk ki. Çimlere çizili bir kalp bizi karşıladı, tam da Eyfel’de bakınca düzgün gözükecek bu kalbi çimlere çizenlerin gözlerinden öpesim gelmişti o an. Neyse ikinci kat falan derken kapanmadan aşağı yol koyulduk. Bu sefer yolun karşısından uygun bir yer kaptık. Işıldamayı görmek için sabırsızca bekledik. Hepsi mükemmeldi.

Şimdi Eyfel Kulesi gözümde bir anıt evet mükemmel bir estetik eser. Ama gözümüze sokarcasına sallanan anahtarlıkları ile kusma noktasına öyle bir gelmişiz ki değerini unutmuşuz.Yaşamayı bilmek gerek. “Eyfel Kulesi süper bir yer!” diye değil, “Eyfel Kulesi nasıl bir yer?” diye gidip yaşamak ve algılamak gerek. Anlam kattıkça güzel, bu hayat zaten.

Hoop, konuya nası dönerim bilmiyorum. Aslında filmden bahsetmekti amacım. Döndük;

Jötem

Filmi yukarda dile getirdiğim düşüncelerim yüzünden büyük önyargı ve sıkıntı ile izlemeye koyulmuştum. Film de beni öyle iki arada bir derede bıraktı ki sağolsun bir şey diyemiyorum. 18 kısa filmin yarısını çekselermiş, tam bir “ben dediydim!” yorumu, diğer yarısı için ise “lan ama bu film güzel” yorumu getirmiş olacaktım. Bilemiyorum belki yarısı çok boktan olduğu için, 9 kısa film olsa o zaman da “4′ünü, 5′ini çekseler süper olurmuş” diyebilirdim. Burdan çıkan sonuç “Bir tane en güzeline çekilseydi doya doya izleseydik.” olabilir. Ama tabi kısa film mantığı içinde düşünüldüğünde güzel senaryolar hepsi(yarısı :P ) ve nasıl uzatılabilirler pek üzerlerine düşünmedim açıkcası.

Neyse sadede gelelim bu film “ben seçeyim, siz izleyin” metodu ile izletilebilir ancak diye düşünüyorum tabi bu da yanlış. Açıkcası bir “kontrol grubu”m olmadığı için en mantıklısı Melis’e de izletip “16′da kaç tutturcaz?” diye iddia oynamak ahahaha. Film izlemeye yeni bir konsept kazandırdım. Hayırlı uğurlu olsun!!!

not olaraktan:
Öncelikle Paris, Eyfel Kulesi’nden ibaret değildir. Öyle düşündüğüm sanılmasın, konuyu daha da dağıtmayım gayesi tamamen bendeki.

Kuzey’in soğuk ormanlarında hayvan kostümlü bisikletçiler

Ağustos 11th, 2007

İnsanın “yaa yaaa” diye kafasını sallayası geliyor bağlığı okuyunca ama böyle bir olay vardır efendim. Önlerinde de solist hanımefendi bisikletine binip şarkısını söylemektedir. Melis’le ilk kez bu klibi Roma’da mal mal TV’yi karıştırırken görmüştük. Öyle de kalmıştık. Parça ve klibin ruh haline girdiniz mi çıkmanız pek olası değil. Mükemmel bir birleşim.

Burdan buyrun;


Azıcık da söz katayım; “when you love someone
but the thrill is gone
and your kisses at night
are replaced with tears
and when your dreams are on
a train to train wreck town
then i ask you now, what’s a girl to do?”Enfes efendim enfes…

Testament (1983)

Ağustos 5th, 2007

TestamentAçıkcası Atom Bombası sonrası olayları tarif eden izlediğim ilk -gerçek- drama idi diyebilirim film için. 1983 yılından gelme bu filmi genel günümüz izleyicisine “Oldukça 80′ler” gibi bir burun kıvırma ardından sunabilmek mümkün ancak. Ama filmi güzel kılan da istemli olsun olmasın 80′lerde çekilmiş olması. Çünkü Hollywood için günümüzde özel efektler ya da bir atom bombası sahnesi çocuk oyuncağı gibi bir şey. Ne olursa olsun da bunu eklemekten kaçınmazlar…

Lakin filmimizde Atom Bombası’na dair pek bir şey görmek mümkün değil. Atom bombasının psikolojik etkileri derinlemesine inceleniyor daha çok. Bir aile üzerinden sevgi, gerilim ve sinir bozucu ölümü bekleme sürecine tanıklık ediyorsunuz. Ölüm yavaş geliyor ama tüm yoğunluğunu bırakarak…

Bence drama türünü seven sevmeyen herkesin izleyebileceği, insanın duygularını ve davranışlarına çeki düzen vermesine sebep olabilecek bir film. Ardından havayı koklayıp içinize çekebilmenin zevkine varıyorsunuz, şu günlerde bir de suların kesik olması havanın değerini arttırıyor sanki!

Zor zaman çareleri…

Haziran 10th, 2007

İnsan dediğin zorda kalınca çare arayışına girer. Çare deyince de sürüyle yöntem var; insan birine, bir kaçının sentezine sarılıverir. Biraz bu çare olasılıklarını ve getiri götürülerini inceleyelim;

“Yapman gerekeni yap, gerisi Allah’a emanet” doktrini (YGYGAED)
Şahsi görüşüm aşağıdaki çarelere iş düşmeden bunun gerçekleştirilmesi. Her zaman elimden geldiğince de kaçınmam yaparım ama konumuz zor ve artık elden çıkmış durumlar olduğuna göre aşağıdakilerden başka çare kalmayabiliyor maalesef.

NLP diye bir şey uydurmuşlar mes’ela düşünce insanın yanında olsun gününü gün edebilsin, gece karanlığında kalmasın diye. Yüz tane düştüğünüzde ne yapmanız gerektiğini öneren salak A4′lere enine basılarak şirketlerde duvara yapıştırılabilsin diye söz üretmişler. Günümüz sinir stres koşullarına ilaç mahiyetinde. Gerzek ötesi kapitalist oyuncağı bir şey!

Karma var bir de, ne edersen onu bulursun hesabı. Basit mantık kuralları içerisinde iyi insan yetiştirme felsefesi. Anlaması zor değil, gerçekleştirmesi zor olsa da imkansız değil. Geri döndüsü desen… Hiç! Hiç demek istemeye istemeye hiç, dünya adil değil karma kadar maalesef. Parametre kalabalığı şu dünya…

Şükür var, çok basit bir olay. Elindeki her şeyi kaybedene kadar yerinde sayma sanatına dönüştürülmüş durumda olsa da fena değil. Uygulamak şart lakin sınırları bilmek gerek. Eh sınırları bilip de uygulayınca da bir anlamı olmuyor. Sınırı dip koyunca insana bir rahatlama getirir belki ama hayata dair ne getirir muallak.

Dua var, uygulamak basit. Genel bir rahatlama hakim edebilir insana inanç seviyesine göre. Tabi inanç seviyesi yani dini aktiviteler, geri döndü için şart olunca sonuç beklemek zorlayıcı olabilir.

Şahsi karışımım var mı diyeceğim, diyemiyorum, demek istemiyorum… Yapıp geçmek, zor durumda kalmamak istiyorum. Olmuyor bazen, “Uğraşacağım ben gene de.”lere, “Peşini bırakmayacağım”lara dönüyorsunuz öncesinde ne kadar didinmiş olsanız da. “Hayırlısı” demek oluyor son nokta.

Hayırlısı olursa çare, hayırlısı olmazsa şükür oluyor. Gene ikil(binary) bir ağaç gibi ilerliyor hayat…

Ne zaman kendimiz için yaşayacağız?

Kasım 28th, 2006

Kendimiz için yaşıyoruz di mi hepimiz ? Elbette! İnandırmasak nası yaşayabilelim ki kendimiz için yaşamadığımız bir hayatı? Aslında her ne kadar biz kendimiz yaşadığımızı düşünürsek düşünelim, toplumsal bir bilinçaltı bizi yönlendiriyor ve hep en büyük virajımızda gazı kökleyip direksiyonu kilitleyerek uçuruma doğru itekleyiveriyor. Uçurum dediğin toplumsal hüzün çöplüğüne çıkıyor. Herkesin mutlu olduğu, metalara boğulup da metalardan kurtulamadığımız bir paralel evren. İçinde yaşıyoruz ama farkında değiliz, yok yok aslında farkındayız ama her nasıl oluyorsa fark ettirmiyoruz farkında olduğumuzu. Yoksa farkındalığımız batar başkalarına, farketmek istemeyenlere ve hatta kendimize. Ben uçurumu tırmanıp virajı dönmeyi deneyeceğim dediğinizde ise arkada çöplükte sürüyle insan ardınızdan bin türlü başarısızlığınız için iç geçirme ile çalkalanır, her tökezlediğinizde bir alkış kopar. Ve en kötüsü o tökezleme çöplüğe geri dönüşe sebep olursa, işte o an bitiveririz, yenilmişizdir ve çabanın yersizliğini kanıtlayıp çöplüğün varolduğu sanılan anlamlılığına yani anlamsızlığına daha da anlam katmış oluruz. Bir daha o viraja tepeye çıkış denememiz ilki gibi “gençlik ateşi” değil, “delilik” olacaktır artık. Denemeye denemeye öğütülmüş oluruz böylece biz de çöplükte hep birlikte, her tepeye çıkmaya çalışana küfrede küfrede…

Bir de düşüşün ardından uçurumu tırmanıp virajı dönebilenler var ki, hep virajı dönme hayaliyle yaşayıp şimdi uçurumda kolarımı küçük dairesel şekillerde sallayıp ileri geri salınarak dengemi kurmaya çalışan ben, hala onlardan biri mi yoksa dengesini kurabilen biri mi yoksa aşağıdakilerden biri mi olacağımı merak ediyorum. Aşağıda çok kalabileceğimi düşünemediğimden de dengemi kurmaya çabalamaya ne kadar dayanabileceğimi bilemediğimden de, ikilemlere dalıp belki düşeceğimi unutarak uçabileceğimi hayal ediyorum sadece.

Not: Douglas Adams’dan uçma öğrenmenin tadı ayrı bir güzel elbet…

Bill Hicks, Yaradılışçılara Karşı

Temmuz 2nd, 2006

Geçen günkü Uçan Spagetti Canavarı gönderimden sonra aklıma Bill Hicks ve yaradılışcılara soktuğu laf aklıma geldi. Tool sayesinde tanıdığım bu adam tam bir şovadamı. Aşağıdaki YouTube videosundan kendisinin Yaradılışçılar ile dinazorları nasıl bir araya getirdiğini görebilirsiniz. İyi seyirler…


Ampül vakâsı

Haziran 30th, 2006

Ampul Vakası

En acayip cümlelerle başlayan haberlerinden biri olmalı bu herhalde :) .

“Fatih Muhammed, Pakistan’lı bir mahkum, geçen haftasonu anüsünde bir ampül ile uyandığını söylüyor.”

Haberin devamı için tıklayınız…

Uçan Spagetti Canavarı’na taparık biz!

Haziran 29th, 2006

Ülkemizde de pek çok Harun Yahya tarzı Fantastik Yaradılışcı karşıtı insan var. Bunların pek de tepkisel bir şey yarattığını şimdiye değin göremedik ama az önce tam da psikopat bir ironi ile karşılaşınca da dayanamadım. Tüm Harun Yahya’lara karşı Uçan Spagetti Canavarı’na taparık biz!

Kendisi şöyle bişey;

Michelangelo bile öngörmüş :P.

Bu din tamamiyle parodi amaçlı olarak doğuyor, sebebi de yaradılışçılar Evrim Teorisi’nin yanında okullarda üç büyük dinin de anlatılması gerektiğini Kansas’ta zorluyorlar. Bobby Henderson adlı rahat duramadığını anladığımız şahıs da o anda uydurduğu Uçan Spagetti Dini’nin de öğretilmesi gerektiğini savunuyor. Pek çok kişi de bu sayede yaptıkları mallığın farkına varıyorlar. Tabi iş çığrından çıkıyor ve bu parodi dini, yaradılışcılarla dalga geçmek isteyenler için fenomenini devam ettiriyor.

Dinin ilk kuralı da; Kahinat, görünmez ve saptanamaz bir Uçan Spagetti Canavarı tarafından bir dağ, biraz ağaç ve bir cüce ile başlayarak yaratılmıştır.


Buna rağmen gülmesini tutabilecekler varsa;
Church of the Flying Spaghetti Monster
Wikinin gözünü yiyim ben diyenlere

Üniversite’nin bana kazandırdıkları - 1

Haziran 18th, 2006

“Nerden çıktı şimdi bu seri? Böyle bir de yanına ‘- 1‘ falan koymuş napacak, bu kaça kadar gidecek acep?” dediğinizi duyar gibiyim, aynı zamanda “dediğinizi duyar gibiyim” kalıbını kullanan insanlarda her daim ufak da olsa bir şizofreni olduğunu düşünmüyor da değilim. Neyse konuya dönelim, daha fazla kazandırığı şeyleri bulabilirsem üniversitenin ekliycem buraya, olay budur. Büyütmeye gerek yok. Başlıyoruz…

Tembellik ya da Üşengeçlik
Evet di mi, insanın kafasını karıştırıyo bu azıcık :) . Projeler yüzünden kafasını bellediğim (genelde bellemekle kalmam aslında ama neyse), vize mize var lan şeklinde beyanatlarımla atlattığım insanlar şaşırcaktır. Hemen onlara cevap veriyorum; “hayır bölüm kolay değil!” Onunla bir alakası yok! Ben eskiden çalışkandım, olay orda.

Geçen hafta her final döneminin sonunda olduğu gibi dönem boyunca çektirilmiş fotokopileri ayıklayıp müsvedde olarak kullanılabilecekleri buluyordum. Sonra nasıl olduysa birinci sınıfta tuttuğum bir deftere denk geldim. Defter her desten az uz bir şeyler içermekle birlikte fizik dersi kısmına gelince bir anda şoke edici etkiler bırakabiliyor. O zaman beni de çok seven(!) Tuncer Hökelek beyefendi bir derste toplam 8 sayfa not tutturmuş kareli harita metod deftere, hele en son sayfa sadece bir soruya ayrılmış ki sorunun kendisi çözümünden daha uzun. Neyse…

İşte tam o sıralar(üniversite 1.sınıf) ben not alıyordum derslerde, “Fizik nedir?” anlamaya çalışıyordum. Lisede çalışmak adına yaptığım tek şey idi nerdeyse derste not tutmak, hocaya kulak vermek. Ama genç Yiğit farkında değil ki burda öyle değil. Oku babam oku, yaz babam yaz. Hiç bir bok değişmiyor. İlk vizede delirmenin eşiğinden dönüyorum, bir skim anlamıyorum.

Sonra not tutmayı bırakıp Fizik’in mına koyayım diyerekten salıyor. Allah’tan da Fizik sınavları test, kurtuluyorum… Hökelek bana ilk dersi veriyor üniversite’ye dair; kimi derslerde/çoğu derste not almak sadece sınavına girmeden önce o kadar dersine girdim ne diye bi bok anlamıyorum demene sebep olur. Sen sen ol, kafanı skiyorsa, rahatsız ediyorsa, bayıyorsa not alma; sınavı da o kadar saçma, sıkıcı ve bayıcı olacak zaten.

Evet şu an dördüncü sınıfa geçiyorum mezun oluyorum ve geçen sene boyunca İşletim Sistemleri kitabının kenarlarına aldığım küçük notlar dışında hiçbir yazılı evrak yok kendime ait. Neymiş, not denen şey gereksiz bir şeymiş. Not tutmamanın devamı olarak da derse girmemek gelir tabi, ama kademeli gitmeyi tavsiye ederim ben genç arkadaşlara :D .

Bir sonrakinde görüşmek dileğiyle…

ŞEYENTERTAINMENT

Mart 14th, 2006

Nah öyle iki üç salak sulak film çekenlerden değiliz biz, kalıcıyız bu piyasada. Vizyonumuz gibi hedefimiz de belirgin, şu ülkede komik ya da sanatsal ne varsa hepsi bizden sorulacak bir gün. Hatta hem komik hem sanatsal yapımlar da bizden sorulacak. O gün gelene kadar bizi tanıyın ve hazırlıklı olun. Gelişimiz muhteşem oldu ama dönüşümüz çevreye zararsız olacak. :P

Özetle kısa film projemiz, üç -koca-kafadardan kurduğumuz ekibimiz ile ŞEYENTERTAINMENT ile arzı endam eyliyoruz. Buyrunuz;
http://film.spturk.com

Yorumlara, katkılara açığız. Ekleyeyim yukardakiler geyik laflardır, ciddiye alana üç kişi dalınır, cidden…

Bir kasap göçtü aramızdan…

Mart 12th, 2006

Balkanların kasabı, Savaş Suçları Mahkemesinde 2001 yılından beri yargılanan Slobodan Milosevic, nefretten unutamadığımız ama adını sanını bazılarımızın hiçbir zaman duymadığı Milosevic. Mostar Köprüsünü yok eden, 1 milyon’a yakın Boşnak ve Arnavut’u sınırlara süren ve öldüren, Sırp olmayan kadınlar için tecavüz kampları kuran, binlerce toplu mezarın sorumlularından biri. Dün yargılaması henüz bitemeden suçları kanıtlanamadan öldü. 5 senedir bu Savaş Suçları mahkemesi napıyordu peki? Neden bir türlü suçlu bulunamadı bu kasap. Kendilerinin canı yanacağından onu öldürüp kurtuldular sonunda üstteki bazıları tüm sorumluluktan. Üstü kapatıldı bir soykırım dosyasının… Altında kalan sadece mağdurlar oldu.

İşin ilginci ise Sırplar. Evet, hala bu adamı kahraman olarak gören Sırplar. Soykırımın olmadığını savunan Sırplar… Bu onların kendi cahilliği diyelim geçelim de, sen biliyor musun peki Milosevic kim?

Bi’ oku şunu boş boş bakmak istemiyorsan;
http://www.rotten.com/library/bio/dictators/slobodan-milosevic/

Hükümsüz

Şubat 16th, 2006

Neden ellerin yakamda
Ne çektirdim ki sana
Mevsime mevsim ekledin
Aldın dünlerimi

Yaptıklarım kâr mı kaldı yanıma
Yoksa yaşamam bir bağış mıydı sana
Beklemedim asla Ama ne aldım karşılığında
Mizahının bir parçasını sadece

Anlatılmaz yaşanmaz
Aşağılayıcı bir hediye
İroni desen değil
Sadece hükümsüz…

Yazan ben
Yer ev
Şiir değil

Hollywood’dan Afrika için ağlama vakti…

Ocak 31st, 2006

İki ediyor bu sene(2005). İlk önce Lord of War ve ardından The Constant Gardener, Afrika için ağlama vakti gibi sinemalara düşmüş iki film. Sırayla gidelim;

Lord of War
Andrew Niccol tarafından yazılmış ve yönetilmiş filmde Yuri Orlov(Nicholas Cage)’un silah satıcılığında bir hiçten zirveye yükselişinin hikayesi anlatılıyor. Film sürekli Orlov’un ağzından anlatılıyor, bu anlatım sırasında biz seyirciye çaktırılmadan kimi detaylar objektif objektif sunulmaya çalışılıyor. Ama filmin kurgusu ve sürükleyiciliği Hollywoodvarilikten uzak kalmadığından biz bu lafları kulak arkası ediyoruz 10 dakika arada, sinema çıkışında ciğerlerimize çekmek için. İzlerken filme takılı kalıyoruz, sonuna kadar merak içinde izliyoruz ve sonunda yazılar perdede akmaya başlamadan üç-beş cümle gelip geçiyor;
Gelişmiş ülkelerin tüm dünyada silah pazarı yaratmak adına savaşlar çıkardığını, silah kaçakçılığına bilerek göz yumduğunu, Afrika’nın da bunlardan en çok etkilenen yerlerden biri olduğunu öğreniyoruz. (Bilmediğimiz şeylermiş ki öğreniyoruz). Seyirciye bu ne kadar işliyor, tüm kurgu içerisinde kaç kişi bu filmi politikliği ve eleştirelliği için seviyor emin olamıyoruz ama şahsen kurgusu adına filmi başarılı bulup “eh, konu da fena değildi” diyor ve politikliğine büyük bir şüphe içinde bakaraktan salondan açık havaya yolumu tutuyorum.
Önüme gelene başarılı bir film olarak öneriyorum Lord of War’u, herkes ise filmi politikliğinden tutup beğeniyor. Artı bir yön görememekle birlikte politikliğini beğenenlere de eyvallah diyorum.

The Constant Gardener
Lord of War’u izlememin üzerinden birkaç ay sonra konusundan bir haber şekilde “Rachel Weisz neler yapmış?” diye denk gelip de izliyorum filmi. İlk açılışta Fernando Meirelles’in adını görmek beni açıkcası filme nötrden çok olumlu yaklaşmaya yönlendiriyor, Cicade de Deus’u anımsıyor ve gülümsüyorum. Film başlıyor, bir bakıyoruz kendimizi Afrika’da hırslı bir kadının insanların ilaç denemeleri için kobay olarak kullanılmasına karşı savaşırken buluyoruz. Filmi orada durduruyor ve soruyoruz, “Gene mi Afrika?”… “Bunu daha önce görmüştüm” diyoruz ve filmi devam ettiriyoruz.
Kurgu düz olarak akmıyor, hikayeye akıcılık kazandırmak için zamanda ileri geri atlamalarla filmde olmayan enerji filme kazandırılmaya çalışılıyor. Bünyesi enerjiyi kabul etmiyor, film aynı yavaşlığında devam ediyor. Oyunculuk diyince bir kusur göze batmıyor. Senaryonun çok ama çok ucuzluğu haricinde bir filmi film yapması gereken her türlü eleman yeterince mevcut.
Ama “bir roman uyarlaması nasıl bu kadar basit bir senaryoya sahip olabiliyor?”, baki kalıyor bu soru akıllarda. Lord of War’un aksine Constant Gardener’da Hollywoodvarilikten uzaklaşılıyor ve daha sanatsal bir dil kullanılıyor. Bu sanatsal dille, ilaç tekellerinin nasıl daha fazla kar için gelişmiş ülkelerle birlik olup Afrika’daki insanlar üzerinde deneyler yaptığı anlatılıyor. Aksiyon falan olmadığından, ön planda, gözümüz sağa sola kaçamıyor direk alıyoruz mesajı, neymiş? Afrika-ilaç sektörü-gelişmiş ülke. Hımmm…

Bravo diyoruz, kulaklarımıza tıkılanlarla bir görüş oluşturup o görüşü de bir sonra izlediğimiz filme kadar aklımızda tutabilen insanlar olarak tüm anlatılanları, gören gözün gerçekleri olması gereken bu kadar bariz şeyleri sinemadan öğreniyoruz!!! Bunları sinemadan öğrenmekle de kalmıyor bu yapıtların bazı şeyleri pişirip önümüze sunduğundan çok onların politik olduklarını ve görevlerini yerlerine getirdiğini düşünüp onları göklere çıkarıyoruz!!!

Oysaki Afrika’nın gerçekleri hep vardı. Bu filmler de o gerçeklerin düzeltilmesine ne bir katkıda bulundu ne de bir ilerlemeyi sağladı. Sadece bizim gibi binlerce/milyonlarca insanın oturduğu yerden çok düşünceli olduğunu akıl edip Afrika’ya acıyarak beyin mastürbasyonu yapmalarına malzeme oldu. Afrika konusunda kıçları koltuklara daha da bir yapıştırdı. Eleştirellikleri ile koca dünya demokrasimizi yüceltip hepimizi birer fikir küpü haline getirdi. Demokrasisi yücelenler eleştirelliğe verdikleri koskocaman arka bahçelerine baktılar, çocukları oynarken görmek hoşlarına gitti. Evin kapısını kilitleyip işe çıktılar, daha çok silah satmaya, daha çok tekelleri büyütmeye…