Archive for Ocak, 2008

Sanat derken ne diyorsun şimdi?

Cuma, Ocak 11th, 2008

Geçen Pazartesi, bir arkadaşımın büyük ısrarları ile Opera’da sahnelenen Kırmızı Ev adlı müzikli oyunu izleme şansım oldu. Bu konular da çok da tecrübeli olduğumu söyleyemem, en son gittiğim müzikli oyun ya da opera sanırım yıllar öncesinde kaldı. Sanırım bu tür performansların kendilerini anlatmak adına Türkiye’de büyük bir sorunu var. Ne olduklarından kimsenin haberi yok, sadece basmakalıp düşünceler… Neyse bu da ayrı bir yazının konusu, biz oyun üzerinden gidelim.

Öncelikle senaryonun zayıflığından dem vurmayı kendime borç biliyorum. Anlatılan konu maalesef seyirciye bir şey vermiyor, eğer konu ikinci plandadır müzikli oyunda denecekse yorumum yok. Ama şahsi kanaatim sağlam bir senaryoyu müziklerle desteklemek ve onu bütünleştirmek başarılı sonuçlar doğurur. Müzik-senaryo-müzik şeklinde ilerleyen bir oyunda amaç müzik olsun oyun da olsun olur, bütünlük olmaz.

Tabii burda şahsi özürlülüğümden de bahsederek devam edeyim, bildiğim iki tane yabancı dil var, ileri seviyede İngilizce ile başlangıç seviyesinde bir Almanca. Maalesef bu yüzden oyunda sergilenen, İtalyanca ve Fransızca sözlü eserlerin ne anlattığına dair bir fikrim yok. Bunu kendime bir hakaret olarak görmeyi de çok bulmuyorum. Müzikli bir oyunda önemli olan müzik ve sözler ile hikayenin devamlılığını sağlayabilmektir. Ama vokal yapılırken oyunculuk ile anlatılanlar buna yeterli olmuyor maalesef, yabancı dil eksikliğimizden oyundan geri kalıp kopmamak ya da şarkıları ve oyunu ayrı değerlendirmekten başka bir şansımız yok.

Bunu hakaret olarak algılama sebebim ise hemen ikinci perdenin başındaki perdeden izlediğimiz yönetmenin ve başrol oyuncusunun Fransızca sözlere sahip şarkıyı sunmasıydı. Bu noktada seyirci aynen oyundan soyutlandı. Noluyor ya, bunun senaryo ile alakası nedir noktasında seyirci yokedildi. Aptalız ya Fransızca bilmeyecek kadar, “Aaa, ne de güzel şarkıııı!!” kadar sığ düşünceler ile videodaki sandalye sembolizmine hasta olduk. Oyunla alakasını kuramadık ama olsundur. Ne güzel şarkı ne de olsa…

Oyundaki dans performanslarına geçersek… Tamamiyle aralara sıkıştırıldıkları her yerlerinden belliydi. Oyunun akışında olmayan bir şekilde başrol oyuncusunun “Ahhh, bir flamenkocu da iyi giderdi.” deyip o zamanki sevgilisinden bahsetmesinin ardından sahnede flamenko performansı absürd geliyor bana. Devam olarak sirtakinin de tamamen profesyonelce kuralına uygun ama ruhunu ancak 5 dakikalık dansın son 15 saniyesinde hızlanarak verebilmesi ile iyice umutsuzlaştırdı. “Hadi düğün yapalım.” repliğinden sonraki dans performansı ise sadece gülümsememe sebep oldu. Yanlış anlaşılmasın sirtakiyi ruhu veremediği dışında dans performanslarına sözüm yok, sadece kullanılış biçimleri oyuna monte edilmiş gibi durmaları rahatsız edici.

Ayrıca seyirciyi de ayıplıyorum tam anlamıyla, vokal performansında o kadar alkış tutmayan seyirci sahneye on kişi çıkıp dansetti mi kendinden geçiyor. Benim anladığım ya sahnedeki kişi başı alkış ortalaması tutturmaya çalışıyor seyirci ya da sayı, güzellikten daha önemli seyircinin gözünde. Her iki ihtimalde de oldukça ham buluyorum bu durumu. “Seyirci oyundan ne anlıyor?” sorusunun da benim için tam karşılığını oluşturuyor.

Konuk sanatçı olayına gelelim bir de. Her vokalin her şarkıda boy göstermesi değil gayem elbette. Bazı şarkıları bazı vokallerin seslendirmesine bir lafım yok. Ama her seferinde başrol oyuncusunun “Ah bilmemne beylerde gelmiş.” şeklinde vokali takdimi ve vokalin oyunun ilerlemesine ve senaryoya olan katkısı göz önünde bulundurulduğunda iki şarkı seslendirmek için çıkan vokallerin konuk sanatçı gibi gözükmesi oldukça doğal bence. Çok daha güzel ve seyirciye hissettirilmeden oyuna dahil edilmeleri mümkünken çok kaba bir yöntem seçilmiş kannımca.

Vokallere gelirsek söyleyecek söz bulamıyorum, gerçekten mükemmel sanatçılarımız var özellikle Murat Karahan tek kelimeyle oyunun yıldızıydı. Zaten kendini kanıtlamış sanatçılara bir yorum yapmama gerek olduğunu düşünmüyorum. Keza müzikleri bize canlı ulaştıran her biri birbirinden başarılı müzisyenler oyunda en tatmin edici noktalardan biriydi. Tek kelimeyle mükemmel.

Oyunun sonuna gelirsek, “Show must go on” mükemmel bir şarkı olsa da bu kadar büyük bir klişeyi açıkcası garip buldum. Gerçekleştirilmesi nerdeyse mükemmel iken neden durum ile böyle birebir ve örtüşen kaba bir çağrışım gayesiyle bu şarkı seçilmiş anlam veremedim. Açıkcası bu tercihi zayıf buldum.

Oyundan aklımda kalanlar şu anda bunlardan ibaret ama senaryo seçiminde hayattan farklı günlerin öylesine seçilmiş ve bir amaç uğruna bütünler tarzda bir senaryo oluşturmadan bulunmasının oyunun genel başarısızlığında etkisi olduğunu düşünüyorum. Eldeki bu kadar malzeme ile senaryoya oyun israf edilmiş.

Arz Talep Köşesi - I

Cuma, Ocak 11th, 2008

Ne ki bu şimdi di mi? Hemen açıklayalım, arada bir istatistiklere bakarak sitenin acayip arama sonuçları karşılığında blog’uma ulaşıldığını öğreniyorum. Karar verdim bu konulardan hoşuma gidenleri, ilginçleri teker teker cevaplayacağım. İlk başlık geliyor…

 ”İnsanlar niye hep imkansızı ister”

Eveeett… Ellerine sağlık, sayın internet kullanıcısı, bu güzelim soruyu, hayatı/insanları sorgulamayı google mecralarına kadar düşürdüğün için. Hadi biraz mantık yürütelim.

İmkansız nedir oradan başlayalım. İmkansız, gerçekleşmesini “hiç” olası görmediğimiz şeylere vurduğumuz damgadır. Ama cümleden de anlaşılacağı üzere bu oldukça öznel bir tanım. Yani birine göre imkansız başkasına göre oldukça mümkün bir şey olabilir. Örnek verirsek, bir basketbol maçında basket topunu 1 dakika boyunca kaptırmadan sürmem imkansızdır. Şimdi azıcık takım basketbolu oynamış insanlar için bu imkansız değildir. Aslında benim için de değildir, sadece şu anki şartlar ve becerim gözönünde bulundurulduğunda bu çıkarımı yapabilirim. İleride becerimi geliştirmem ile top sürme becerisi mümkünat dahilinde olabilir.

Demek ki şimdiki zamanda ve geliştirilebilir şeyler için “imkansız” kelimesini kullandığımız zaman, kelime zerre anlam içermiyor. Yani ben işi gücü bırakıp basketbol oynasam azmetsem imkansız dediğimi gerçekleştirebilirim. İsteğim azmim ile gerçekleştirmemi sağlayabilir. Gerçekleştirmek için hiçbir engel olmamasına rağmen bazı şeyleri “imkansız” tanımı içinde bulundurmaya potansiyeli kullanmamak diyebiliriz. Bu tamamen ehl-i keyifliktir.

Asıl konumuza gelirsek, insan dediğin bazen idealist olabiliyor. Genelde çıkmıyor bunlardan artık ama çıktı mı çıkıyor :) . İmkansızı isteyen bu insanlar tamamen kendileri ile yarışan ve imkansızı en mümkün hale getirebilme olasılığına sahip insanlardır. Ki burada imkansız diye tanımlanan her ne olursa olsun, özellikle ilk iki paragrafta belirttiğim basit ama keyfi şeyler değil, cidden zorlayıcı ve engellerle dolu durumlardan bahsediyorum. Bu durumlarda imkansızın gerçekleşmesini istemek, tatmin istemek demektir. İmkansız denene ne kadar yaklaşırsanız o kadar haz alırsınız ve o kadar mutlu olursunuz. Belki hedefi gerçekleştirmek uzun süreler alacak olsa da işin tatmini imkansızı olur kılar. İşte imkansızı mümkün kılmanın tek yolu da budur.

Bir de tabi gerçekten tüm çabalara rağmen olası olmayacak bir imkansızın peşinde koşanlar vardır. Bunlara biz romantik deriz. Amaç vardır, hedef çok belirgin olmasa da olur, amaç doğrultusunda hedef değişebilir ve sürekli daha az olası şeylere dönüşebilir. Burdaki amaç hedefe yani imkansıza ulaşmak değildir, amaç bir gaye uğruna uğraşmaktır. Uğraşıda hayatını geride bırakmaktır belki de. Buna çevrenizde sürüyle örneğe denk gelebilirsiniz. Burda imkansıza ulaşmak değil ulaşamamak haz kaynağıdır ve harcanan çaba tatmindir. Ama aslında amaç imkansızı hep imkansız tutabilmektir. Böylece hayatta uğruna yaşanabilir bir amaç olur.

 

İmkansızı istemek adına küçük bir sınıflandırma ile bu arama sorgusunu geride bıraktığımızı düşünüyorum. Artık önümüzde anahtar kelimelere(keyword) bakacağız :) .