Sanat derken ne diyorsun şimdi?
Geçen Pazartesi, bir arkadaşımın büyük ısrarları ile Opera’da sahnelenen Kırmızı Ev adlı müzikli oyunu izleme şansım oldu. Bu konular da çok da tecrübeli olduğumu söyleyemem, en son gittiğim müzikli oyun ya da opera sanırım yıllar öncesinde kaldı. Sanırım bu tür performansların kendilerini anlatmak adına Türkiye’de büyük bir sorunu var. Ne olduklarından kimsenin haberi yok, sadece basmakalıp düşünceler… Neyse bu da ayrı bir yazının konusu, biz oyun üzerinden gidelim.
Öncelikle senaryonun zayıflığından dem vurmayı kendime borç biliyorum. Anlatılan konu maalesef seyirciye bir şey vermiyor, eğer konu ikinci plandadır müzikli oyunda denecekse yorumum yok. Ama şahsi kanaatim sağlam bir senaryoyu müziklerle desteklemek ve onu bütünleştirmek başarılı sonuçlar doğurur. Müzik-senaryo-müzik şeklinde ilerleyen bir oyunda amaç müzik olsun oyun da olsun olur, bütünlük olmaz.
Tabii burda şahsi özürlülüğümden de bahsederek devam edeyim, bildiğim iki tane yabancı dil var, ileri seviyede İngilizce ile başlangıç seviyesinde bir Almanca. Maalesef bu yüzden oyunda sergilenen, İtalyanca ve Fransızca sözlü eserlerin ne anlattığına dair bir fikrim yok. Bunu kendime bir hakaret olarak görmeyi de çok bulmuyorum. Müzikli bir oyunda önemli olan müzik ve sözler ile hikayenin devamlılığını sağlayabilmektir. Ama vokal yapılırken oyunculuk ile anlatılanlar buna yeterli olmuyor maalesef, yabancı dil eksikliğimizden oyundan geri kalıp kopmamak ya da şarkıları ve oyunu ayrı değerlendirmekten başka bir şansımız yok.
Bunu hakaret olarak algılama sebebim ise hemen ikinci perdenin başındaki perdeden izlediğimiz yönetmenin ve başrol oyuncusunun Fransızca sözlere sahip şarkıyı sunmasıydı. Bu noktada seyirci aynen oyundan soyutlandı. Noluyor ya, bunun senaryo ile alakası nedir noktasında seyirci yokedildi. Aptalız ya Fransızca bilmeyecek kadar, “Aaa, ne de güzel şarkıııı!!” kadar sığ düşünceler ile videodaki sandalye sembolizmine hasta olduk. Oyunla alakasını kuramadık ama olsundur. Ne güzel şarkı ne de olsa…
Oyundaki dans performanslarına geçersek… Tamamiyle aralara sıkıştırıldıkları her yerlerinden belliydi. Oyunun akışında olmayan bir şekilde başrol oyuncusunun “Ahhh, bir flamenkocu da iyi giderdi.” deyip o zamanki sevgilisinden bahsetmesinin ardından sahnede flamenko performansı absürd geliyor bana. Devam olarak sirtakinin de tamamen profesyonelce kuralına uygun ama ruhunu ancak 5 dakikalık dansın son 15 saniyesinde hızlanarak verebilmesi ile iyice umutsuzlaştırdı. “Hadi düğün yapalım.” repliğinden sonraki dans performansı ise sadece gülümsememe sebep oldu. Yanlış anlaşılmasın sirtakiyi ruhu veremediği dışında dans performanslarına sözüm yok, sadece kullanılış biçimleri oyuna monte edilmiş gibi durmaları rahatsız edici.
Ayrıca seyirciyi de ayıplıyorum tam anlamıyla, vokal performansında o kadar alkış tutmayan seyirci sahneye on kişi çıkıp dansetti mi kendinden geçiyor. Benim anladığım ya sahnedeki kişi başı alkış ortalaması tutturmaya çalışıyor seyirci ya da sayı, güzellikten daha önemli seyircinin gözünde. Her iki ihtimalde de oldukça ham buluyorum bu durumu. “Seyirci oyundan ne anlıyor?” sorusunun da benim için tam karşılığını oluşturuyor.
Konuk sanatçı olayına gelelim bir de. Her vokalin her şarkıda boy göstermesi değil gayem elbette. Bazı şarkıları bazı vokallerin seslendirmesine bir lafım yok. Ama her seferinde başrol oyuncusunun “Ah bilmemne beylerde gelmiş.” şeklinde vokali takdimi ve vokalin oyunun ilerlemesine ve senaryoya olan katkısı göz önünde bulundurulduğunda iki şarkı seslendirmek için çıkan vokallerin konuk sanatçı gibi gözükmesi oldukça doğal bence. Çok daha güzel ve seyirciye hissettirilmeden oyuna dahil edilmeleri mümkünken çok kaba bir yöntem seçilmiş kannımca.
Vokallere gelirsek söyleyecek söz bulamıyorum, gerçekten mükemmel sanatçılarımız var özellikle Murat Karahan tek kelimeyle oyunun yıldızıydı. Zaten kendini kanıtlamış sanatçılara bir yorum yapmama gerek olduğunu düşünmüyorum. Keza müzikleri bize canlı ulaştıran her biri birbirinden başarılı müzisyenler oyunda en tatmin edici noktalardan biriydi. Tek kelimeyle mükemmel.
Oyunun sonuna gelirsek, “Show must go on” mükemmel bir şarkı olsa da bu kadar büyük bir klişeyi açıkcası garip buldum. Gerçekleştirilmesi nerdeyse mükemmel iken neden durum ile böyle birebir ve örtüşen kaba bir çağrışım gayesiyle bu şarkı seçilmiş anlam veremedim. Açıkcası bu tercihi zayıf buldum.
Oyundan aklımda kalanlar şu anda bunlardan ibaret ama senaryo seçiminde hayattan farklı günlerin öylesine seçilmiş ve bir amaç uğruna bütünler tarzda bir senaryo oluşturmadan bulunmasının oyunun genel başarısızlığında etkisi olduğunu düşünüyorum. Eldeki bu kadar malzeme ile senaryoya oyun israf edilmiş.
Ocak 15th, 2008 at 11:44 pm
merhabalar,
yazınızı okudum. senaryo konusunda isabetli bir noktaya parmak basmışsınız. ha keza klişelerin kullanımı. ve tabi, kendinizi aşağılanmış hissetmenize gerek yok, zira benim de belirttiğim üzere, bir sanat eseri değil, olabildiğince klişelere yaslı, pespaye bir eğlencedir yapmak istedikleri. şuradan bir şarkı, buradan bir şarkı.
bu bakımdan bu oyunun bir yıldızı olduğunu söylemek de, bir tür hak edilmemiş iltifat oluyor kanımca. o sole mio’nun orada işi ne? sadece diyafram sahibi olmak bizi yıldız yapmak için yetmemeli. eminim konservatuar eğitimi boyunca öğrendiği bir napolitendir bu; o yıldızı kazısanız altından paslı bir demir çıkacak bu nedenle. hani sanatçının ahlakı? yok…