Ampül vakâsı
Cuma, Haziran 30th, 2006En acayip cümlelerle başlayan haberlerinden biri olmalı bu herhalde
.
“Fatih Muhammed, Pakistan’lı bir mahkum, geçen haftasonu anüsünde bir ampül ile uyandığını söylüyor.”
En acayip cümlelerle başlayan haberlerinden biri olmalı bu herhalde
.
“Fatih Muhammed, Pakistan’lı bir mahkum, geçen haftasonu anüsünde bir ampül ile uyandığını söylüyor.”
Balkanların kasabı, Savaş Suçları Mahkemesinde 2001 yılından beri yargılanan Slobodan Milosevic, nefretten unutamadığımız ama adını sanını bazılarımızın hiçbir zaman duymadığı Milosevic. Mostar Köprüsünü yok eden, 1 milyon’a yakın Boşnak ve Arnavut’u sınırlara süren ve öldüren, Sırp olmayan kadınlar için tecavüz kampları kuran, binlerce toplu mezarın sorumlularından biri. Dün yargılaması henüz bitemeden suçları kanıtlanamadan öldü. 5 senedir bu Savaş Suçları mahkemesi napıyordu peki? Neden bir türlü suçlu bulunamadı bu kasap. Kendilerinin canı yanacağından onu öldürüp kurtuldular sonunda üstteki bazıları tüm sorumluluktan. Üstü kapatıldı bir soykırım dosyasının… Altında kalan sadece mağdurlar oldu.
İşin ilginci ise Sırplar. Evet, hala bu adamı kahraman olarak gören Sırplar. Soykırımın olmadığını savunan Sırplar… Bu onların kendi cahilliği diyelim geçelim de, sen biliyor musun peki Milosevic kim?
Bi’ oku şunu boş boş bakmak istemiyorsan;
http://www.rotten.com/library/bio/dictators/slobodan-milosevic/
İki ediyor bu sene(2005). İlk önce Lord of War ve ardından The Constant Gardener, Afrika için ağlama vakti gibi sinemalara düşmüş iki film. Sırayla gidelim;
Lord of War
Andrew Niccol tarafından yazılmış ve yönetilmiş filmde Yuri Orlov(Nicholas Cage)’un silah satıcılığında bir hiçten zirveye yükselişinin hikayesi anlatılıyor. Film sürekli Orlov’un ağzından anlatılıyor, bu anlatım sırasında biz seyirciye çaktırılmadan kimi detaylar objektif objektif sunulmaya çalışılıyor. Ama filmin kurgusu ve sürükleyiciliği Hollywoodvarilikten uzak kalmadığından biz bu lafları kulak arkası ediyoruz 10 dakika arada, sinema çıkışında ciğerlerimize çekmek için. İzlerken filme takılı kalıyoruz, sonuna kadar merak içinde izliyoruz ve sonunda yazılar perdede akmaya başlamadan üç-beş cümle gelip geçiyor;
Gelişmiş ülkelerin tüm dünyada silah pazarı yaratmak adına savaşlar çıkardığını, silah kaçakçılığına bilerek göz yumduğunu, Afrika’nın da bunlardan en çok etkilenen yerlerden biri olduğunu öğreniyoruz. (Bilmediğimiz şeylermiş ki öğreniyoruz). Seyirciye bu ne kadar işliyor, tüm kurgu içerisinde kaç kişi bu filmi politikliği ve eleştirelliği için seviyor emin olamıyoruz ama şahsen kurgusu adına filmi başarılı bulup “eh, konu da fena değildi” diyor ve politikliğine büyük bir şüphe içinde bakaraktan salondan açık havaya yolumu tutuyorum.
Önüme gelene başarılı bir film olarak öneriyorum Lord of War’u, herkes ise filmi politikliğinden tutup beğeniyor. Artı bir yön görememekle birlikte politikliğini beğenenlere de eyvallah diyorum.
The Constant Gardener
Lord of War’u izlememin üzerinden birkaç ay sonra konusundan bir haber şekilde “Rachel Weisz neler yapmış?” diye denk gelip de izliyorum filmi. İlk açılışta Fernando Meirelles’in adını görmek beni açıkcası filme nötrden çok olumlu yaklaşmaya yönlendiriyor, Cicade de Deus’u anımsıyor ve gülümsüyorum. Film başlıyor, bir bakıyoruz kendimizi Afrika’da hırslı bir kadının insanların ilaç denemeleri için kobay olarak kullanılmasına karşı savaşırken buluyoruz. Filmi orada durduruyor ve soruyoruz, “Gene mi Afrika?”… “Bunu daha önce görmüştüm” diyoruz ve filmi devam ettiriyoruz.
Kurgu düz olarak akmıyor, hikayeye akıcılık kazandırmak için zamanda ileri geri atlamalarla filmde olmayan enerji filme kazandırılmaya çalışılıyor. Bünyesi enerjiyi kabul etmiyor, film aynı yavaşlığında devam ediyor. Oyunculuk diyince bir kusur göze batmıyor. Senaryonun çok ama çok ucuzluğu haricinde bir filmi film yapması gereken her türlü eleman yeterince mevcut.
Ama “bir roman uyarlaması nasıl bu kadar basit bir senaryoya sahip olabiliyor?”, baki kalıyor bu soru akıllarda. Lord of War’un aksine Constant Gardener’da Hollywoodvarilikten uzaklaşılıyor ve daha sanatsal bir dil kullanılıyor. Bu sanatsal dille, ilaç tekellerinin nasıl daha fazla kar için gelişmiş ülkelerle birlik olup Afrika’daki insanlar üzerinde deneyler yaptığı anlatılıyor. Aksiyon falan olmadığından, ön planda, gözümüz sağa sola kaçamıyor direk alıyoruz mesajı, neymiş? Afrika-ilaç sektörü-gelişmiş ülke. Hımmm…
Bravo diyoruz, kulaklarımıza tıkılanlarla bir görüş oluşturup o görüşü de bir sonra izlediğimiz filme kadar aklımızda tutabilen insanlar olarak tüm anlatılanları, gören gözün gerçekleri olması gereken bu kadar bariz şeyleri sinemadan öğreniyoruz!!! Bunları sinemadan öğrenmekle de kalmıyor bu yapıtların bazı şeyleri pişirip önümüze sunduğundan çok onların politik olduklarını ve görevlerini yerlerine getirdiğini düşünüp onları göklere çıkarıyoruz!!!
Oysaki Afrika’nın gerçekleri hep vardı. Bu filmler de o gerçeklerin düzeltilmesine ne bir katkıda bulundu ne de bir ilerlemeyi sağladı. Sadece bizim gibi binlerce/milyonlarca insanın oturduğu yerden çok düşünceli olduğunu akıl edip Afrika’ya acıyarak beyin mastürbasyonu yapmalarına malzeme oldu. Afrika konusunda kıçları koltuklara daha da bir yapıştırdı. Eleştirellikleri ile koca dünya demokrasimizi yüceltip hepimizi birer fikir küpü haline getirdi. Demokrasisi yücelenler eleştirelliğe verdikleri koskocaman arka bahçelerine baktılar, çocukları oynarken görmek hoşlarına gitti. Evin kapısını kilitleyip işe çıktılar, daha çok silah satmaya, daha çok tekelleri büyütmeye…