Archive for the 'His' Category

Arz Talep Köşesi - I

Cuma, Ocak 11th, 2008

Ne ki bu şimdi di mi? Hemen açıklayalım, arada bir istatistiklere bakarak sitenin acayip arama sonuçları karşılığında blog’uma ulaşıldığını öğreniyorum. Karar verdim bu konulardan hoşuma gidenleri, ilginçleri teker teker cevaplayacağım. İlk başlık geliyor…

 ”İnsanlar niye hep imkansızı ister”

Eveeett… Ellerine sağlık, sayın internet kullanıcısı, bu güzelim soruyu, hayatı/insanları sorgulamayı google mecralarına kadar düşürdüğün için. Hadi biraz mantık yürütelim.

İmkansız nedir oradan başlayalım. İmkansız, gerçekleşmesini “hiç” olası görmediğimiz şeylere vurduğumuz damgadır. Ama cümleden de anlaşılacağı üzere bu oldukça öznel bir tanım. Yani birine göre imkansız başkasına göre oldukça mümkün bir şey olabilir. Örnek verirsek, bir basketbol maçında basket topunu 1 dakika boyunca kaptırmadan sürmem imkansızdır. Şimdi azıcık takım basketbolu oynamış insanlar için bu imkansız değildir. Aslında benim için de değildir, sadece şu anki şartlar ve becerim gözönünde bulundurulduğunda bu çıkarımı yapabilirim. İleride becerimi geliştirmem ile top sürme becerisi mümkünat dahilinde olabilir.

Demek ki şimdiki zamanda ve geliştirilebilir şeyler için “imkansız” kelimesini kullandığımız zaman, kelime zerre anlam içermiyor. Yani ben işi gücü bırakıp basketbol oynasam azmetsem imkansız dediğimi gerçekleştirebilirim. İsteğim azmim ile gerçekleştirmemi sağlayabilir. Gerçekleştirmek için hiçbir engel olmamasına rağmen bazı şeyleri “imkansız” tanımı içinde bulundurmaya potansiyeli kullanmamak diyebiliriz. Bu tamamen ehl-i keyifliktir.

Asıl konumuza gelirsek, insan dediğin bazen idealist olabiliyor. Genelde çıkmıyor bunlardan artık ama çıktı mı çıkıyor :) . İmkansızı isteyen bu insanlar tamamen kendileri ile yarışan ve imkansızı en mümkün hale getirebilme olasılığına sahip insanlardır. Ki burada imkansız diye tanımlanan her ne olursa olsun, özellikle ilk iki paragrafta belirttiğim basit ama keyfi şeyler değil, cidden zorlayıcı ve engellerle dolu durumlardan bahsediyorum. Bu durumlarda imkansızın gerçekleşmesini istemek, tatmin istemek demektir. İmkansız denene ne kadar yaklaşırsanız o kadar haz alırsınız ve o kadar mutlu olursunuz. Belki hedefi gerçekleştirmek uzun süreler alacak olsa da işin tatmini imkansızı olur kılar. İşte imkansızı mümkün kılmanın tek yolu da budur.

Bir de tabi gerçekten tüm çabalara rağmen olası olmayacak bir imkansızın peşinde koşanlar vardır. Bunlara biz romantik deriz. Amaç vardır, hedef çok belirgin olmasa da olur, amaç doğrultusunda hedef değişebilir ve sürekli daha az olası şeylere dönüşebilir. Burdaki amaç hedefe yani imkansıza ulaşmak değildir, amaç bir gaye uğruna uğraşmaktır. Uğraşıda hayatını geride bırakmaktır belki de. Buna çevrenizde sürüyle örneğe denk gelebilirsiniz. Burda imkansıza ulaşmak değil ulaşamamak haz kaynağıdır ve harcanan çaba tatmindir. Ama aslında amaç imkansızı hep imkansız tutabilmektir. Böylece hayatta uğruna yaşanabilir bir amaç olur.

 

İmkansızı istemek adına küçük bir sınıflandırma ile bu arama sorgusunu geride bıraktığımızı düşünüyorum. Artık önümüzde anahtar kelimelere(keyword) bakacağız :) .

Zor zaman çareleri…

Pazar, Haziran 10th, 2007

İnsan dediğin zorda kalınca çare arayışına girer. Çare deyince de sürüyle yöntem var; insan birine, bir kaçının sentezine sarılıverir. Biraz bu çare olasılıklarını ve getiri götürülerini inceleyelim;

“Yapman gerekeni yap, gerisi Allah’a emanet” doktrini (YGYGAED)
Şahsi görüşüm aşağıdaki çarelere iş düşmeden bunun gerçekleştirilmesi. Her zaman elimden geldiğince de kaçınmam yaparım ama konumuz zor ve artık elden çıkmış durumlar olduğuna göre aşağıdakilerden başka çare kalmayabiliyor maalesef.

NLP diye bir şey uydurmuşlar mes’ela düşünce insanın yanında olsun gününü gün edebilsin, gece karanlığında kalmasın diye. Yüz tane düştüğünüzde ne yapmanız gerektiğini öneren salak A4′lere enine basılarak şirketlerde duvara yapıştırılabilsin diye söz üretmişler. Günümüz sinir stres koşullarına ilaç mahiyetinde. Gerzek ötesi kapitalist oyuncağı bir şey!

Karma var bir de, ne edersen onu bulursun hesabı. Basit mantık kuralları içerisinde iyi insan yetiştirme felsefesi. Anlaması zor değil, gerçekleştirmesi zor olsa da imkansız değil. Geri döndüsü desen… Hiç! Hiç demek istemeye istemeye hiç, dünya adil değil karma kadar maalesef. Parametre kalabalığı şu dünya…

Şükür var, çok basit bir olay. Elindeki her şeyi kaybedene kadar yerinde sayma sanatına dönüştürülmüş durumda olsa da fena değil. Uygulamak şart lakin sınırları bilmek gerek. Eh sınırları bilip de uygulayınca da bir anlamı olmuyor. Sınırı dip koyunca insana bir rahatlama getirir belki ama hayata dair ne getirir muallak.

Dua var, uygulamak basit. Genel bir rahatlama hakim edebilir insana inanç seviyesine göre. Tabi inanç seviyesi yani dini aktiviteler, geri döndü için şart olunca sonuç beklemek zorlayıcı olabilir.

Şahsi karışımım var mı diyeceğim, diyemiyorum, demek istemiyorum… Yapıp geçmek, zor durumda kalmamak istiyorum. Olmuyor bazen, “Uğraşacağım ben gene de.”lere, “Peşini bırakmayacağım”lara dönüyorsunuz öncesinde ne kadar didinmiş olsanız da. “Hayırlısı” demek oluyor son nokta.

Hayırlısı olursa çare, hayırlısı olmazsa şükür oluyor. Gene ikil(binary) bir ağaç gibi ilerliyor hayat…

Ne zaman kendimiz için yaşayacağız?

Salı, Kasım 28th, 2006

Kendimiz için yaşıyoruz di mi hepimiz ? Elbette! İnandırmasak nası yaşayabilelim ki kendimiz için yaşamadığımız bir hayatı? Aslında her ne kadar biz kendimiz yaşadığımızı düşünürsek düşünelim, toplumsal bir bilinçaltı bizi yönlendiriyor ve hep en büyük virajımızda gazı kökleyip direksiyonu kilitleyerek uçuruma doğru itekleyiveriyor. Uçurum dediğin toplumsal hüzün çöplüğüne çıkıyor. Herkesin mutlu olduğu, metalara boğulup da metalardan kurtulamadığımız bir paralel evren. İçinde yaşıyoruz ama farkında değiliz, yok yok aslında farkındayız ama her nasıl oluyorsa fark ettirmiyoruz farkında olduğumuzu. Yoksa farkındalığımız batar başkalarına, farketmek istemeyenlere ve hatta kendimize. Ben uçurumu tırmanıp virajı dönmeyi deneyeceğim dediğinizde ise arkada çöplükte sürüyle insan ardınızdan bin türlü başarısızlığınız için iç geçirme ile çalkalanır, her tökezlediğinizde bir alkış kopar. Ve en kötüsü o tökezleme çöplüğe geri dönüşe sebep olursa, işte o an bitiveririz, yenilmişizdir ve çabanın yersizliğini kanıtlayıp çöplüğün varolduğu sanılan anlamlılığına yani anlamsızlığına daha da anlam katmış oluruz. Bir daha o viraja tepeye çıkış denememiz ilki gibi “gençlik ateşi” değil, “delilik” olacaktır artık. Denemeye denemeye öğütülmüş oluruz böylece biz de çöplükte hep birlikte, her tepeye çıkmaya çalışana küfrede küfrede…

Bir de düşüşün ardından uçurumu tırmanıp virajı dönebilenler var ki, hep virajı dönme hayaliyle yaşayıp şimdi uçurumda kolarımı küçük dairesel şekillerde sallayıp ileri geri salınarak dengemi kurmaya çalışan ben, hala onlardan biri mi yoksa dengesini kurabilen biri mi yoksa aşağıdakilerden biri mi olacağımı merak ediyorum. Aşağıda çok kalabileceğimi düşünemediğimden de dengemi kurmaya çabalamaya ne kadar dayanabileceğimi bilemediğimden de, ikilemlere dalıp belki düşeceğimi unutarak uçabileceğimi hayal ediyorum sadece.

Not: Douglas Adams’dan uçma öğrenmenin tadı ayrı bir güzel elbet…

Hükümsüz

Perşembe, Şubat 16th, 2006

Neden ellerin yakamda
Ne çektirdim ki sana
Mevsime mevsim ekledin
Aldın dünlerimi

Yaptıklarım kâr mı kaldı yanıma
Yoksa yaşamam bir bağış mıydı sana
Beklemedim asla Ama ne aldım karşılığında
Mizahının bir parçasını sadece

Anlatılmaz yaşanmaz
Aşağılayıcı bir hediye
İroni desen değil
Sadece hükümsüz…

Yazan ben
Yer ev
Şiir değil

Hayatın hiçbir şeyi

Çarşamba, Eylül 7th, 2005

Başladığı gibi biten şeylere biz insanlar, hiçbir şey deriz. Çünkü içine  bir anlam koyamayacağımız kadar sürede gelişip biten bir şeyin bize katkısı ve  zararı da görünmezdir. Biz de onu küçümseyip “hiçbir şey”i uygun buluruz ona.  Lakin algı sınırlarımız içinde gelişmiş her şeyin bize bir etkisi olması  gerekmediği gibi tamamen algı dışı gelişen bir olayın da hayatımızdaki yeri çok  fazla olabilir. Gel de bunu kendine anlat işte…

Hiçbir şeyler tarafından hayatımız değişirken biz küçük ayrıntıda  hayatımızın anlamını yoklarız. Aslında o küçük ayrıntıdan da küçük, algımızın  dışında bir yerlerde kulağımıza fısıldanır o anlam ama duyan kulaklarımız  yoktur. Yoksa hiçbir şeyin içini nasıl doldururduk. Bir de hayatının anlamını  tabi…

Ben kendime bir çöplük yaptım, anlamadıklarımı teptiğim, kapısına da  hayatın anlamı tabelasını astım. Anahtarı yutup delikten sokuşturdum  anlamadıklarımı. “Hiçbir şey”e anlam yüklemek, hayatın anlamını tamamen  yüceltmek olsa gerek.

Cinnet geçiren öğrenciden mektuplar

Perşembe, Nisan 21st, 2005

Bir insan nasıl delirirmiş göstermek adına son ödevin comments’ine yazdığım cinnetin kanıtı olabilecek lafları buraya da aktarıyorum. El elemği, göz nuru;

“In this assignment I learned somewhat assembly and understand that I never knew anything from the courses. And I understand that the text book given to us is nothing but useless for our needs. These negative parts of the problem made the assignment harder for me. I hope in the next courses I can learn something in the class. At the end, this assignment taught me more from the classes so it was a good one I think.”

not: o “useless” yerine “bullshit” yazmak da vardı ama götüm yemedi o kadar :)

Gözlerin kapandığı an banyoya girmek

Perşembe, Nisan 14th, 2005

Çocuklar banyo yapmaktan pek zevk almaz, bu oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilecek bir genelleme. Hani üç-beş tanıdığınızın küççük çocukları varsa kendi örnekleminizi bile yaratabilirsiniz. İşte o banyo üşengeçliği bir bünyede kaç yıl kalır allah aşkına? Bende sağlam, yüz yıldır var, Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek istiyorum ama olmaz ki. Anam, babam ne der, kız arkadaşım beni bırakmaz mı, sokağa nasıl çıkarım, “En pis adam” diye kitaba geçince? Varsın geçsin öylece, “pis adam” olalım dünyanın gözünde… Ama gene üşenirim ben banyo yapmaya arkadaş, hastalık gibi bir şey.

Şimdi pis adamım, banyoya üşenirim dedikse ciddi anlamda pis olduğum sanılmasın. Banyo saatini ertelemektir tüm yaptığım, acımam yaparım. Bir gün önceden söylenirim, “yarın banyo yapmalı bu saçlar gene bok olmak üzere” diye. Öbür gün kalkınca dersim yoksa “ımmhhh” efektiyle götümü kaldıramam birkaç saat. Dışarı çıkacaksam hemen mazeret hazırdır “Lan sinüzitim var, kafayı üşütürüz. Hasta oluru maazallah” şeklinde. Dışarı çıkmayacaksam, biraz daha vakit geçiririm sonra “Kim incek aşşağı” modunda ötelerim eylemi. Sonra bir bakarım saat geceyarısı olmuş, dur şu ders vardı, dur ıvır vardı, zıvır vardı diye götüm tutuşaraktan ederim saati iyice geç. Ve bir tek ben banyo yaparım gecenin geç saatlerinde, kim bilir nerede duşunu alan taze sevişmiş sevgililer ile aynı anda.

Bazen de uyku öyle bir bastırır ki, öyle bir bastırır ki, öyle bir bastırır kii………………………… zzzZZZZZZ

Bir derdim var…

Çarşamba, Mart 9th, 2005

Bir derdim var, tutmam lazım olduğunca… argh…

Düşünmek

Çarşamba, Mart 2nd, 2005

Düşünmek, günümüzde en önemli kanser sebebidir dünyada. Hani sadece “nolacak bu memleketin hali” dese insan günde bir kere gelir cevabı uzamadan ama, hiç öyle dolambaçlı yollara girmeye gerek yok hani… Oturursunuz başlarsınız, kendinizi olması gereken şeye, olmasını istediğiniz şeye inandırmaya… olmaz… Tekrardan başlarsınız, içinizdeki o karşı konulamaz tereddütü yenmeye çalışırsınız. Gene olmaz. İnanılmaz güzel mazeretler ve çıkarımlar bulursunuz ama bu beyin dediğin şey beklemez ki tahmin ya da ihtimal. Takılır kalırsın, gene o karşı konulamaz gerçeğin çıkıp da seni ya rahatlatacağı ya da yüzüstü bırakacağı sancılı zaman diliminde…

Abant denen garip yer

Pazartesi, Şubat 28th, 2005

Hani ismini duymuşsunuzdur yüzlerce kez eminim, Abant diye bir yer vardır Bolu’da. Doğa harikasıdır, mükemmeldir, romantiktir, vesairedir… Velet iken gidip görmüş olduğum bir yerdi ki ben de pek izi kalmamış sıfırdan başlar gibi gidip görmeye fırsat bulduk. Eh tamam, gittik gördük de. Gördüğümüzü beğendik mi?

Abant'ta fayton ve kış

Nah beğendik, afedersiniz. Abartı sanatının faydalarının ve zararlarının nelere kadir olduğunu gördük sadece. Hani insan hayal eder ya bir yeri, öyle Abant hayal etmişim ben de kendi kendime. Bir de farkettim ki, yalanmış o Abant. Tepelerle çevrili bir alanın ortasındaki gölden ve tepelerdeki ormanlardan ibaretmiş. Bunlar kötü şeyler mi yani nerde hata derseniz. Hata, beklenti ve gerçeklerde gizli. Gölün çevresindeki tek şeritlik yamuk yumuk asfalt yolda, at bokları(kusruma bakmayın) ile pekişmiş bir kar-çamur deryasının üzerinden geçen arabaların sıçrattıklarından ve çılgın faytoncuların ayakları kayan atlarından tırsarak yürümek ise doğa ile bütünleşmek; Ben yokum arkadaş… Hele de orada kış hala yaşamakta iken… Kış yaşanmakta iken dedim şimdi ama bakmayın, hiçbir güç beni tekrar Abant’a gitmeye ikna edemez. İster yazı, ister ilkbaharı güzel olsun; o asfalt otoban olmadıkça gidesim yok :P .

Mantıklı insanın kafa karışıklığı olmak…

Salı, Şubat 22nd, 2005

Bir önceki blog ile birlikte seri olması değil amacım. Şimdi nasıl hissediyorsam aynı yoğunlukta olacak aşağıdakiler de.

Hepimizin neyin mantıklı, neyin mantıksız olduğunu anlayacak bir beynimiz vardır. (Aslında beynin tek görevi bu değildir ama şimdi ilgilendiren kısmı bu olduğu için bunun üzerine eğiliyoruz.) İşte beynin bu yeteneğiyle de karar verirken ölçüp biçme işlerini yaparız. Bir olay olmuştur, biz onu ölçüp biçmeye çalışmışızdır. Sonunda mantıklı bir senaryo uydurmuş, bu hikayeye ne kadar gerçek olduğunu bilmesek de inanmışız, gerçekmiş gibi önem vermişizdir. O sanal gerçekliğimiz, mantıklı senaryomuza inanmışız. Bu senaryonun oyuncularına ise kendimizinki kadar büyüklükte bir beyin ve mantık bahşetmişizdir. Hani aptallık ya da saçma bir hareket yapıyorlarsa da genel bir mantık üzerine oturmuştur tüm yaptıkları.
Ama gerçekte öyle midir ki? Yaşarken neyi nasıl mantıklı yaptığımız ya da yapmadığımız konusunda pek de düşünceli değilizdir. Düşünceliysek de bu kendi mantığımızla sınırlıdır, başkalarının bu mantıkta artı-eksileri olsa da katkıları çok fazla değildir.

Yani na’parsak yapalım beynimizle gerçekçi bir simülasyon gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Zaten trilyonlarca etkenden oluşan tüm düşüncelerimiz ve hareketlerimizi aklımızda oluşturduğumuz genel mantık temellerine dayanan bir simülasyonla ifade edebilmek kendimiz hakaret olurdu.
Ama bunu bilen bir mantıklı insan bile, kendinden habersiz olarak gelişen ve tamamen mantıksızlık sınırlarını zorlayan bir olayı simüle etmeye kasar. Sonuç olarak eline de koskoca bir kafa karışıklığı baki kalır. Sonra bu kafa karışıklığından elde edilecek tüm zırvalar da, simülasyonun çıktılarıdır. Siz oysaki “mantıklı” üç-beş çıktı beklemişsinizdir onca mantıklı girdiye karşın. Ama hayat o kadar basit değildir ne kadar basit yaşasak da, onu komplike yapan biz olmasak da…

not gibi: Tüm bunlar tahmin gücümüzün sıfır olduğuna ve mantığın geçersizliğine dair olsalar da, şahsen çok da fazla şeyi tahmin edebileceğimizi düşünüyor ve insanın kendini tekrar eden bir varlık olduğunu biliyorum(hani bunlar fikir olduğundan gayri inanıyorum da). Sanılmasın ki asla hiç bir şeyi tahmin edemeyiz ya da mantıklı bir senaryo uyduramayız, elbet uydururuz/tahmin ederiz. Ama gün gelir öyle bir saçmalık konmuştur ki sahnede siz onu çözene kadar kafanız karman çorman olmuştur. Perde kapamış, kendi mantıklılığınız çözüm vermemiştir. İşte asıl tema da budur.

Kafası karışık adamın zırvası olmak

Cuma, Şubat 11th, 2005

Az önce burda olmak üzere olan yazıların kendisi tam bu gruba girecekti. Aslında şimdi bunlar da giriyor ama bunu farkedip de yazmak da ayrı bir zevk benim için. Neyse…

İnsanın kafası niye karışır, niye hep saçma sapan şeylere yorar aklını? Oturup adam gibi bir işle uğraşmak varken… Cevapları bizde olmayan ve olamayacağını da bildiğimiz sorulara cebelleşmek bir nevi insanın kendi kendine kestiği cezadır. Ama cezaya gönüllü olmanın sebebi ve cezayı çekmenin kazancı meçhuldür. İşte asıl soru da, kafanın niye karıştığı değildir bu durumda, kafanın niye karışık olduğunu bilirsiniz her zaman. Ama çözüme ulaşacak yoldan emin değilsinizdir ya da yolda verilecek kurbandan korkarsınız. Bu çekingen düşünce durumunda ne sonuç elde edebilir ne de en azından manşeti değiştirebilirsiniz kafanızdaki. Kaldı ki, düşünme eyleminizin tam anlamıyla sebebi de budur o anda. Düşünmeniz kendinize çektirdiğiniz bir cezadan başka bir şey değildir bu nedenle. Ceza ille de bir sonuç çıkarmayacağını göstermez ama elbet işte bazen böyle zırvalar çıkar ağzınızdan emin olup olmadığınız bir halde. Bunlar, cezanın size işlemediğinin kafanızın karışıklığının daha uzun süreceğinin göstergesidir işte…

(tüm dünya üç noktadan ibaret olsa keşke…)