Archive for the 'Sinema' Category

Paris Jötem!!!

Cumartesi, Eylül 15th, 2007

Evet öncelikle böyle adanmış filmlere kıl olduğumu söyleyerek başlayayım. Konu hele de Paris oldu mu yarama basılıyor. Paris evet güzel bir şehir, evet Eyfel Kulesi! Anladık baba! Kötü demiyorum ama markalaştırılması abartılmış bir şehir artık Paris. Bırakın kendi haline şehri biraz ayıptır yahu.

Melis’le bu seneki Interrail’ımızda Eyfel Kulesi’nde nerdeyse tüm bir akşam geçirdik. Tahminen 16 gibi sandviç ve malzemelerimizle planlanmamış bir şekilde Kule manzaralı çimliğe yayıldık. Yavaştan orada atıştırırken kendimizi bıraktık oraya. İki saat kadar oturmuş olmalıyız orda öylece. Sağdan soldan gelen yabancı sesler, yabancı bir şehirde orada yaşayanların ortak alanını bu kadar bölüşemezdik herhalde. Paris’te yaşamanın bir yönünü gösterdi bize ve buna aşık olduk. Sonra Eyfel ışıldamaya başladı, saat başları 15 dakikalık şovunu görünce ağzımız dibimize düştü. Ardından ilk kata tırmanabilme şerefine nail olduk ki. Çimlere çizili bir kalp bizi karşıladı, tam da Eyfel’de bakınca düzgün gözükecek bu kalbi çimlere çizenlerin gözlerinden öpesim gelmişti o an. Neyse ikinci kat falan derken kapanmadan aşağı yol koyulduk. Bu sefer yolun karşısından uygun bir yer kaptık. Işıldamayı görmek için sabırsızca bekledik. Hepsi mükemmeldi.

Şimdi Eyfel Kulesi gözümde bir anıt evet mükemmel bir estetik eser. Ama gözümüze sokarcasına sallanan anahtarlıkları ile kusma noktasına öyle bir gelmişiz ki değerini unutmuşuz.Yaşamayı bilmek gerek. “Eyfel Kulesi süper bir yer!” diye değil, “Eyfel Kulesi nasıl bir yer?” diye gidip yaşamak ve algılamak gerek. Anlam kattıkça güzel, bu hayat zaten.

Hoop, konuya nası dönerim bilmiyorum. Aslında filmden bahsetmekti amacım. Döndük;

Jötem

Filmi yukarda dile getirdiğim düşüncelerim yüzünden büyük önyargı ve sıkıntı ile izlemeye koyulmuştum. Film de beni öyle iki arada bir derede bıraktı ki sağolsun bir şey diyemiyorum. 18 kısa filmin yarısını çekselermiş, tam bir “ben dediydim!” yorumu, diğer yarısı için ise “lan ama bu film güzel” yorumu getirmiş olacaktım. Bilemiyorum belki yarısı çok boktan olduğu için, 9 kısa film olsa o zaman da “4′ünü, 5′ini çekseler süper olurmuş” diyebilirdim. Burdan çıkan sonuç “Bir tane en güzeline çekilseydi doya doya izleseydik.” olabilir. Ama tabi kısa film mantığı içinde düşünüldüğünde güzel senaryolar hepsi(yarısı :P ) ve nasıl uzatılabilirler pek üzerlerine düşünmedim açıkcası.

Neyse sadede gelelim bu film “ben seçeyim, siz izleyin” metodu ile izletilebilir ancak diye düşünüyorum tabi bu da yanlış. Açıkcası bir “kontrol grubu”m olmadığı için en mantıklısı Melis’e de izletip “16′da kaç tutturcaz?” diye iddia oynamak ahahaha. Film izlemeye yeni bir konsept kazandırdım. Hayırlı uğurlu olsun!!!

not olaraktan:
Öncelikle Paris, Eyfel Kulesi’nden ibaret değildir. Öyle düşündüğüm sanılmasın, konuyu daha da dağıtmayım gayesi tamamen bendeki.

Testament (1983)

Pazar, Ağustos 5th, 2007

TestamentAçıkcası Atom Bombası sonrası olayları tarif eden izlediğim ilk -gerçek- drama idi diyebilirim film için. 1983 yılından gelme bu filmi genel günümüz izleyicisine “Oldukça 80′ler” gibi bir burun kıvırma ardından sunabilmek mümkün ancak. Ama filmi güzel kılan da istemli olsun olmasın 80′lerde çekilmiş olması. Çünkü Hollywood için günümüzde özel efektler ya da bir atom bombası sahnesi çocuk oyuncağı gibi bir şey. Ne olursa olsun da bunu eklemekten kaçınmazlar…

Lakin filmimizde Atom Bombası’na dair pek bir şey görmek mümkün değil. Atom bombasının psikolojik etkileri derinlemesine inceleniyor daha çok. Bir aile üzerinden sevgi, gerilim ve sinir bozucu ölümü bekleme sürecine tanıklık ediyorsunuz. Ölüm yavaş geliyor ama tüm yoğunluğunu bırakarak…

Bence drama türünü seven sevmeyen herkesin izleyebileceği, insanın duygularını ve davranışlarına çeki düzen vermesine sebep olabilecek bir film. Ardından havayı koklayıp içinize çekebilmenin zevkine varıyorsunuz, şu günlerde bir de suların kesik olması havanın değerini arttırıyor sanki!

ŞEYENTERTAINMENT

Salı, Mart 14th, 2006

Nah öyle iki üç salak sulak film çekenlerden değiliz biz, kalıcıyız bu piyasada. Vizyonumuz gibi hedefimiz de belirgin, şu ülkede komik ya da sanatsal ne varsa hepsi bizden sorulacak bir gün. Hatta hem komik hem sanatsal yapımlar da bizden sorulacak. O gün gelene kadar bizi tanıyın ve hazırlıklı olun. Gelişimiz muhteşem oldu ama dönüşümüz çevreye zararsız olacak. :P

Özetle kısa film projemiz, üç -koca-kafadardan kurduğumuz ekibimiz ile ŞEYENTERTAINMENT ile arzı endam eyliyoruz. Buyrunuz;
http://film.spturk.com

Yorumlara, katkılara açığız. Ekleyeyim yukardakiler geyik laflardır, ciddiye alana üç kişi dalınır, cidden…

Hollywood’dan Afrika için ağlama vakti…

Salı, Ocak 31st, 2006

İki ediyor bu sene(2005). İlk önce Lord of War ve ardından The Constant Gardener, Afrika için ağlama vakti gibi sinemalara düşmüş iki film. Sırayla gidelim;

Lord of War
Andrew Niccol tarafından yazılmış ve yönetilmiş filmde Yuri Orlov(Nicholas Cage)’un silah satıcılığında bir hiçten zirveye yükselişinin hikayesi anlatılıyor. Film sürekli Orlov’un ağzından anlatılıyor, bu anlatım sırasında biz seyirciye çaktırılmadan kimi detaylar objektif objektif sunulmaya çalışılıyor. Ama filmin kurgusu ve sürükleyiciliği Hollywoodvarilikten uzak kalmadığından biz bu lafları kulak arkası ediyoruz 10 dakika arada, sinema çıkışında ciğerlerimize çekmek için. İzlerken filme takılı kalıyoruz, sonuna kadar merak içinde izliyoruz ve sonunda yazılar perdede akmaya başlamadan üç-beş cümle gelip geçiyor;
Gelişmiş ülkelerin tüm dünyada silah pazarı yaratmak adına savaşlar çıkardığını, silah kaçakçılığına bilerek göz yumduğunu, Afrika’nın da bunlardan en çok etkilenen yerlerden biri olduğunu öğreniyoruz. (Bilmediğimiz şeylermiş ki öğreniyoruz). Seyirciye bu ne kadar işliyor, tüm kurgu içerisinde kaç kişi bu filmi politikliği ve eleştirelliği için seviyor emin olamıyoruz ama şahsen kurgusu adına filmi başarılı bulup “eh, konu da fena değildi” diyor ve politikliğine büyük bir şüphe içinde bakaraktan salondan açık havaya yolumu tutuyorum.
Önüme gelene başarılı bir film olarak öneriyorum Lord of War’u, herkes ise filmi politikliğinden tutup beğeniyor. Artı bir yön görememekle birlikte politikliğini beğenenlere de eyvallah diyorum.

The Constant Gardener
Lord of War’u izlememin üzerinden birkaç ay sonra konusundan bir haber şekilde “Rachel Weisz neler yapmış?” diye denk gelip de izliyorum filmi. İlk açılışta Fernando Meirelles’in adını görmek beni açıkcası filme nötrden çok olumlu yaklaşmaya yönlendiriyor, Cicade de Deus’u anımsıyor ve gülümsüyorum. Film başlıyor, bir bakıyoruz kendimizi Afrika’da hırslı bir kadının insanların ilaç denemeleri için kobay olarak kullanılmasına karşı savaşırken buluyoruz. Filmi orada durduruyor ve soruyoruz, “Gene mi Afrika?”… “Bunu daha önce görmüştüm” diyoruz ve filmi devam ettiriyoruz.
Kurgu düz olarak akmıyor, hikayeye akıcılık kazandırmak için zamanda ileri geri atlamalarla filmde olmayan enerji filme kazandırılmaya çalışılıyor. Bünyesi enerjiyi kabul etmiyor, film aynı yavaşlığında devam ediyor. Oyunculuk diyince bir kusur göze batmıyor. Senaryonun çok ama çok ucuzluğu haricinde bir filmi film yapması gereken her türlü eleman yeterince mevcut.
Ama “bir roman uyarlaması nasıl bu kadar basit bir senaryoya sahip olabiliyor?”, baki kalıyor bu soru akıllarda. Lord of War’un aksine Constant Gardener’da Hollywoodvarilikten uzaklaşılıyor ve daha sanatsal bir dil kullanılıyor. Bu sanatsal dille, ilaç tekellerinin nasıl daha fazla kar için gelişmiş ülkelerle birlik olup Afrika’daki insanlar üzerinde deneyler yaptığı anlatılıyor. Aksiyon falan olmadığından, ön planda, gözümüz sağa sola kaçamıyor direk alıyoruz mesajı, neymiş? Afrika-ilaç sektörü-gelişmiş ülke. Hımmm…

Bravo diyoruz, kulaklarımıza tıkılanlarla bir görüş oluşturup o görüşü de bir sonra izlediğimiz filme kadar aklımızda tutabilen insanlar olarak tüm anlatılanları, gören gözün gerçekleri olması gereken bu kadar bariz şeyleri sinemadan öğreniyoruz!!! Bunları sinemadan öğrenmekle de kalmıyor bu yapıtların bazı şeyleri pişirip önümüze sunduğundan çok onların politik olduklarını ve görevlerini yerlerine getirdiğini düşünüp onları göklere çıkarıyoruz!!!

Oysaki Afrika’nın gerçekleri hep vardı. Bu filmler de o gerçeklerin düzeltilmesine ne bir katkıda bulundu ne de bir ilerlemeyi sağladı. Sadece bizim gibi binlerce/milyonlarca insanın oturduğu yerden çok düşünceli olduğunu akıl edip Afrika’ya acıyarak beyin mastürbasyonu yapmalarına malzeme oldu. Afrika konusunda kıçları koltuklara daha da bir yapıştırdı. Eleştirellikleri ile koca dünya demokrasimizi yüceltip hepimizi birer fikir küpü haline getirdi. Demokrasisi yücelenler eleştirelliğe verdikleri koskocaman arka bahçelerine baktılar, çocukları oynarken görmek hoşlarına gitti. Evin kapısını kilitleyip işe çıktılar, daha çok silah satmaya, daha çok tekelleri büyütmeye…

Kabuktaki ruh

Pazar, Eylül 11th, 2005

İlki de bilimkurgu cilası altında kafamıza düşünceler sokmuş hayaletimizi yakalamaya dair adımlar atmamıza sebep olmuştu ama az önce ikincisini izlemeye idim, bu konseptin üzerine dağlar konulup hala da felsefeden uzaklaşılmadan bir şeyler yapılabileceğine fazlaca inancım yoktu. Ama yanılmakla da kalmadım hayran oldum. Anime, manga, bilimkurgu, felsefe hangisini seversen sev izleme kapasitesi olan bir film Ghost in the shell. Ki hepsini birden birarada bulundurması da apayrı bir zevk… İzleyin izlettin. Alıntılardan kaçınmayın.

“Sen kuşlar için ağlıyorsun, balıklar için değil.
Sesi olan şanslılar için.”

Monty Python ve nadide lafları

Çarşamba, Nisan 20th, 2005

“I fart in your general direction” diyerek damardan girmek istiyorum. Holy Grail filmindeki sinir bozucu fransız’In küfür olarak kullandığı bir laftı bu. Ki benim saatlerce kitlenmeme sebep olmuştu. Bir de bunun tişörtünü yapmış bir site. Gördüm, aklımı aldı tişört hayatım kaydı. Ben de istiyorum bundan ya. Wishlist’imiz yok mu bizim?

Şoraaa

Şu da ayrı bir güzellikte, zaten Ministry of Silly Walks mükemmel bir skeç. Bu da aynı mükemmellikte.

Nah buraa