Archive for the 'Siyaset' Category

Bir kasap göçtü aramızdan…

Pazar, Mart 12th, 2006

Balkanların kasabı, Savaş Suçları Mahkemesinde 2001 yılından beri yargılanan Slobodan Milosevic, nefretten unutamadığımız ama adını sanını bazılarımızın hiçbir zaman duymadığı Milosevic. Mostar Köprüsünü yok eden, 1 milyon’a yakın Boşnak ve Arnavut’u sınırlara süren ve öldüren, Sırp olmayan kadınlar için tecavüz kampları kuran, binlerce toplu mezarın sorumlularından biri. Dün yargılaması henüz bitemeden suçları kanıtlanamadan öldü. 5 senedir bu Savaş Suçları mahkemesi napıyordu peki? Neden bir türlü suçlu bulunamadı bu kasap. Kendilerinin canı yanacağından onu öldürüp kurtuldular sonunda üstteki bazıları tüm sorumluluktan. Üstü kapatıldı bir soykırım dosyasının… Altında kalan sadece mağdurlar oldu.

İşin ilginci ise Sırplar. Evet, hala bu adamı kahraman olarak gören Sırplar. Soykırımın olmadığını savunan Sırplar… Bu onların kendi cahilliği diyelim geçelim de, sen biliyor musun peki Milosevic kim?

Bi’ oku şunu boş boş bakmak istemiyorsan;
http://www.rotten.com/library/bio/dictators/slobodan-milosevic/

Hollywood’dan Afrika için ağlama vakti…

Salı, Ocak 31st, 2006

İki ediyor bu sene(2005). İlk önce Lord of War ve ardından The Constant Gardener, Afrika için ağlama vakti gibi sinemalara düşmüş iki film. Sırayla gidelim;

Lord of War
Andrew Niccol tarafından yazılmış ve yönetilmiş filmde Yuri Orlov(Nicholas Cage)’un silah satıcılığında bir hiçten zirveye yükselişinin hikayesi anlatılıyor. Film sürekli Orlov’un ağzından anlatılıyor, bu anlatım sırasında biz seyirciye çaktırılmadan kimi detaylar objektif objektif sunulmaya çalışılıyor. Ama filmin kurgusu ve sürükleyiciliği Hollywoodvarilikten uzak kalmadığından biz bu lafları kulak arkası ediyoruz 10 dakika arada, sinema çıkışında ciğerlerimize çekmek için. İzlerken filme takılı kalıyoruz, sonuna kadar merak içinde izliyoruz ve sonunda yazılar perdede akmaya başlamadan üç-beş cümle gelip geçiyor;
Gelişmiş ülkelerin tüm dünyada silah pazarı yaratmak adına savaşlar çıkardığını, silah kaçakçılığına bilerek göz yumduğunu, Afrika’nın da bunlardan en çok etkilenen yerlerden biri olduğunu öğreniyoruz. (Bilmediğimiz şeylermiş ki öğreniyoruz). Seyirciye bu ne kadar işliyor, tüm kurgu içerisinde kaç kişi bu filmi politikliği ve eleştirelliği için seviyor emin olamıyoruz ama şahsen kurgusu adına filmi başarılı bulup “eh, konu da fena değildi” diyor ve politikliğine büyük bir şüphe içinde bakaraktan salondan açık havaya yolumu tutuyorum.
Önüme gelene başarılı bir film olarak öneriyorum Lord of War’u, herkes ise filmi politikliğinden tutup beğeniyor. Artı bir yön görememekle birlikte politikliğini beğenenlere de eyvallah diyorum.

The Constant Gardener
Lord of War’u izlememin üzerinden birkaç ay sonra konusundan bir haber şekilde “Rachel Weisz neler yapmış?” diye denk gelip de izliyorum filmi. İlk açılışta Fernando Meirelles’in adını görmek beni açıkcası filme nötrden çok olumlu yaklaşmaya yönlendiriyor, Cicade de Deus’u anımsıyor ve gülümsüyorum. Film başlıyor, bir bakıyoruz kendimizi Afrika’da hırslı bir kadının insanların ilaç denemeleri için kobay olarak kullanılmasına karşı savaşırken buluyoruz. Filmi orada durduruyor ve soruyoruz, “Gene mi Afrika?”… “Bunu daha önce görmüştüm” diyoruz ve filmi devam ettiriyoruz.
Kurgu düz olarak akmıyor, hikayeye akıcılık kazandırmak için zamanda ileri geri atlamalarla filmde olmayan enerji filme kazandırılmaya çalışılıyor. Bünyesi enerjiyi kabul etmiyor, film aynı yavaşlığında devam ediyor. Oyunculuk diyince bir kusur göze batmıyor. Senaryonun çok ama çok ucuzluğu haricinde bir filmi film yapması gereken her türlü eleman yeterince mevcut.
Ama “bir roman uyarlaması nasıl bu kadar basit bir senaryoya sahip olabiliyor?”, baki kalıyor bu soru akıllarda. Lord of War’un aksine Constant Gardener’da Hollywoodvarilikten uzaklaşılıyor ve daha sanatsal bir dil kullanılıyor. Bu sanatsal dille, ilaç tekellerinin nasıl daha fazla kar için gelişmiş ülkelerle birlik olup Afrika’daki insanlar üzerinde deneyler yaptığı anlatılıyor. Aksiyon falan olmadığından, ön planda, gözümüz sağa sola kaçamıyor direk alıyoruz mesajı, neymiş? Afrika-ilaç sektörü-gelişmiş ülke. Hımmm…

Bravo diyoruz, kulaklarımıza tıkılanlarla bir görüş oluşturup o görüşü de bir sonra izlediğimiz filme kadar aklımızda tutabilen insanlar olarak tüm anlatılanları, gören gözün gerçekleri olması gereken bu kadar bariz şeyleri sinemadan öğreniyoruz!!! Bunları sinemadan öğrenmekle de kalmıyor bu yapıtların bazı şeyleri pişirip önümüze sunduğundan çok onların politik olduklarını ve görevlerini yerlerine getirdiğini düşünüp onları göklere çıkarıyoruz!!!

Oysaki Afrika’nın gerçekleri hep vardı. Bu filmler de o gerçeklerin düzeltilmesine ne bir katkıda bulundu ne de bir ilerlemeyi sağladı. Sadece bizim gibi binlerce/milyonlarca insanın oturduğu yerden çok düşünceli olduğunu akıl edip Afrika’ya acıyarak beyin mastürbasyonu yapmalarına malzeme oldu. Afrika konusunda kıçları koltuklara daha da bir yapıştırdı. Eleştirellikleri ile koca dünya demokrasimizi yüceltip hepimizi birer fikir küpü haline getirdi. Demokrasisi yücelenler eleştirelliğe verdikleri koskocaman arka bahçelerine baktılar, çocukları oynarken görmek hoşlarına gitti. Evin kapısını kilitleyip işe çıktılar, daha çok silah satmaya, daha çok tekelleri büyütmeye…

Melih Gökçek ve Ankara’nın son 11 yılı…

Cuma, Mayıs 13th, 2005

Ekşi Sözlük için Melih Gökçek hakkında yazılı bir entry’yi buraya da koymak istedim. Umarım unutmamaya bir nebze olsun faydası dokunur. Buyrun;

bu adam niye ankara‘da üç dönemdir belediye başkanlığı yapıyor hani ankaralıyız ya açıklamak bize düşer. elbette kendisi mükemmel projelere imza atan, ankara’nın sosyal çehresini güzelleştirmek için uğraşan bir insan olduğu için değil. nedenmiş peki? başlıklar altında inceleyelim.

yıl 1994 - karayalçın’ın ankara’yı piç gibi ortada bırakması

ankara’yı belediye başkanlığını yaptığı zaman zarfında adam eden(metro, batıkent) karayalçın bir anda ankara’nın kendine yetmediğini farkeder. o gazla da chp’den samsun milletvekili adayı olur, seçilir de seçimde. yerine kimi bıraktığını bile hatırlamıyorum şimdi, ama o kadar başarısız bir aday sürülür ki yerine, o zamanlar çıkışta olan refah partisi‘nin adayı olan melih gökçek’e karşı gelemez. 94′teki ortamı bilen her insanın nasıl büyük şehirlerin bir bir rp’ye döndüğünü hatırlaması gerekir. ankara’da da böyle olmuştur. keçiören’de yaptığı tek dönemlik belediye başkanlığında(84-89 dönemi) kendi seçmen kitlesini oluşturan melih galip gelmiştir seçimden. karayalçın ise ankara’yı piç gibi bırakıp milletvekili olmuştur.

94-99 arası – 1. i.melih dönemi

melih gökçek, beş senede ankara’da çok büyük projeler gerçekleştirmez, tek yaptığı kendine uygun kitleyi yaratmak olur. kendisi iktidara gelmeden önce zaten çoğu kısmı tamamlanmış olan metro projesinin üstüne konar, daha önceki belediyelerin yaptıklarını hiçe sayaraktan.
ankara’nın genelinde yaşayan sakinine halktan biri olarak kabul görmek için heykellere tükürür, takkiyenin allah’ını yapar. güzelim ankara keçimiz olan anki‘yi yokeder, ankara’nın tarihini/kültürünü hatırlatan hitit güneşi simgesini kaldırıp yerine kocatepe camili, hilal-yıldızlı ve atakule’li üçlü* bir takkiye eseri amblem koyar. bugünlerde parklarda karayalçın döneminden kalan ankara keçisi heykellerine anlam veremeyen insanlar da bunun eseridir. belko diye bir şirket kurarak tüm kömür sektörünü tekele bağlar, burada elinde kalan mallarla ankara’nın kenar mahallelerinde yaşayanlara yardım eder. özellikle seçimin yaklaşması ile halka yaptığı yardımlarda(yiyecek-giyecek-kömür) sınır tanımaz hale gelir. ve işte yeni seçim için kitle hazırdır.

yıl 1999 – solun gerizekalılığı

ankara’nın melih’ten bıkmış sakinleri artık karayalçın’ı yeniden başa getirmek için ellerinden geleni yaparlar. karayalçın partiden istifa eder, seçimlere aday olur. o zamanın iktidarında ise dsp-anap-mhp koalisyonu vardır. eh, ankara’da yıllardır sol iktidarlara alışmış bir kenttir, bu nedenle dsp de bir şansının olduğunu düşünerek belediye başkanlığı yarışına girer. uzun süre uğraşılır ama melih’in karşısına tek bir rakiple çıkılamaz. yarışta sadece doğan taşdelen-karayalçın ve melih vardır, geri kalan tüm adaylar ankara’nın iyiliği için çekilmiştir. ama gene de oyları bölen doğan taşdelen yüzünden melih 2-3 bin gibi az bir oy farkı ile belediye başkanlığına tekrar yerleşir. dsp’ye ağız dolusu küfreden ankara umumu bir sonuç elde edemez, gene saçma sapan bir seçim olmuştur.

99-04 arası – 2. i.melih dönemi

melih seçimi atlatmanın rehaveti ile yaymaya başlar. tabi yayarken ölü yatırımlar konusunda kendini asla salıvermez. meşrutiyet ve mithatpaşa caddelerini boydan boya üstgeçitlerle doldurur. daha sonra da yayaya saygısızlığı son raddeye vardırarak kızılay meydanındaki yaya geçitlerini kapatır. sanki sürü kollarmış gibi meydanı bir de betonlarla çevirir. sonra tepki alınca bu uygulamanın kaldırılıp kaldırılmaması hakkında bir referandum düzenler, bunun için de kızılay’a bir sandık koyar. bu sandıkta yandaşlarının rahatça oy kullanabilmesi için kenar mahallelerden bedava otobüs kaldırır/adam toplar. halka yaptığı yardımlar konusunda sınır tanımaz, belediyenin parasıyla tam 350.000 kişiye yiyecek-giyecek yardımı sağlar. onları kendine bağımlı bir halde yıllar boyu yan cepte tutar.

seçimin yaklaşması alt-üst geçit yapımlarında logaritmik bir artışa sebep olur. bir anda ankara’nın her tarafı inşaat alanına döner. aynı zamanda armada alışveriş merkezinin de tamamlanmasının feyziyle seçimden önce bitmesi öngörülerek -planları yıllar öncesinden(90ların başı) yapılmış olan- metronun ikinci aşamasının inşasına başlanır. ankara büyükşehir belediye spor büyük maddi yardımlarla birinci lige taşınır. ligde mevcut iki tane ankara temsilcisi varken büyükşehir belediye spor ne işe* yarayacağı belli olmadığı halde belediyeye milyonlarca dolar yük bindirir. şehir dışında insanların zar zor ulaşabilecekleri yerlere yapay göletler yapılır, mogan ve eymir boyunlarını bükmüş beklerken. bir de harikalar diyarı diye sincanlılara özel bir park cabası…

halk belediyenin çalıştığı konusunda yeterince ikna edici sebeplere sahiptir artık. seçimlere alın açık şekilde girme zamanıdır

yıl 2004 – her ağızdan bir ses dönemi

son iki seçimde alınan ve ankaralıların pek de memnun olmadıkları sonucun şimdi tersine döndürülmesi eskisinden de zordur. 10 yıldır ankara’nın değişen çehresine alışmış çoğu eski melih karşıtı bile “adam o kadar altgeçit yaptı, helal olsun” demeye başlar. tarihi unutmaya meyilli olduğumuzdan birkaç aya göre yorum yaparak süper çıkarımlarla tüm yanlışları görmezden gelir ve ankara’nın kentleştirilmesindense köyleştirilme yolunda olduğu kaybolup gider hafızalarda.

melih taraftarlarının çoğunluğu sağlandığı bir ortamda diğer adaylar da bir birleşme ya da çekilme çabasından uzak dururlar. seçime giren adaylar pek de sonuca etkilemez ve melih kazanır. umut azalmıştır ankaralıda ama yok da değildir hala…

yıl 2005 – sonuç ve melih’in artıları

melih’in artıları neler peki, yapılan sürüyle alt-üst geçit ve metro değil mi? ama bu değirmenin suyu nereden geliyor? borç yiğidin kamçısıdır derler ama melih beyin 10 yıllık döneminin ardından şu anda ankara büyükşehir belediyesinin borcu toplam 1 katrilyon 618 trilyon lira seviyesinde. evet “1 katrilyon 618 trilyon lira” ki bu borca daha ego ve aski’nin 1 katrilyon 206 trilyonluk borçları ve dış borçlar dahil değil. ankara’nın dış borcu ne kadar peki orda biraz iyimser olabiliriz çünkü bu borç da 1 milyar 525 milyon dolar kadarcık.
şimdi bu rakamlar diğer belediyeler ile karşılaştırma ihtiyacını arttırıyor insanın, “belki tüm belediyeler bu kadar çok borçlanıyor” diyebilirsiniz ama değil, türkiye’deki tüm belediyelerin toplam borçlarının %25’i ankara büyükşehir belediyesine ait. düşünün kefenin bir yanında tüm türkiyedeki belediyeler diğer yanda da 3 tane ankara büyükşehir belediyesi dengede duruyor.(1)

bu kadar borç karşısında melih gökçek’in savunmasını ise henüz duymadınız; “biz hala bizden önceki dönemlerin borçları ile uğraşıyoruz”. ankara’da on yıldır yaşayan her insan bilir kaç kez kaldırım, kaç kez trafik sorununa çözüm olmayan alt-üst geçit, kaç kez çöp yatırım yapıldığını. ankaralı uyumuyorsa da melih birilerini uyutuyor işte, o oylar da onu tekrar kazandırıyor başkanlığa.

bu kadar eleştiri ardından olumlu bir şey diyesim kalmadı artık ama beltek ve hanım lokalleri de çok faydalı işler oldu ankara’ya. ikisi de sosyal yaşamı geliştirdi bir açıdan. ama devede kulak, entryde nokta oldu bunlar da ancak.

saygılarımla, tüm geçmişini unutan ve uyutulmaya arzulu insanlara…

kaynak:
(1) şehir plancıları odası-ankara şubesi