Absürd keywordler diyarı

Ocak 4th, 2006

Ben ki istatistik manyağı insan, kişisel sitelerimin istatistiklerine dalmayı çok seviyorum. Ama asıl sevdiğim kısmı hep siteye ulaşmak için ziyaretçinin arama motoruna yazdığı keywordler oluyor. Acayip acayip zilyon tane keyword gördüm SPTurk‘te South Park’la alakalı olarak; bildiğiniz üzere sürekli eşcinsel, porno ve bilumum ayıp şeyi ele almaktalar. Hele site türkçe olunca porno screensaver ya da eşcinsel bir bölüm oynadıktan sonra endeskte gay türk erkekleri gibi süper düper keywordler görüp yarılmak mümkün.

Ama naptım nettiysem bundan fazlakeyword hatırlayamadım asıl sebep de sanırım blog’a ulaşımda kullanılan keywordlere bakarken gördüğüm o üç kelimenin etkisi olsa gerek. Şimdi o üç kelimeyi tüm bu blog girdisinin sebebi o üç kelimeyi sıralıyorum; işte benim götüm. Evet evet bir insan bu keyword’ü kullanabiliyor, hadi kullanmayı bırak götle alakası olmayan bir siteye de ulaşabiliyor. Kendisine sadece “işte benim götüm” diyebiliyorum. Puhahhahha

Not olarak; SPTurk’e ulaşmak için arama motoru kullanan şahısların tam 187 adetinin spturk yazarak arama yaptıklarını da belirtmeden geçemiyorum(firefox kullananları tenzih ederim :) ).

16sında olmak, gitar çalmak, grup kurmak, albüm çıkarmak

Kasım 13th, 2005

Kötü bir girdi olacak diye aklımdan geçirmiyor değilim. Şimdi  düşündüklerimdense kafamın yönlendirdiklerini yazıyor olmamdan olsa gerek. Niye  kafam yönlendiriyor, bir parça yüzünden, Sonic Syndicate‘in  History Repeat Itself‘i yüzünden. O ilk albümlerinin tek  dinlenebilir bulduğum parçası olan gaz abidesi ama fiks bir new wave  melo-death(”new wave” takısı benden hediye) parçası. Parça da değil benim kafamı  kurcalayan orda kuzeylerde bir ülkede 89′lu bir çocuk gitar çalıp grup kurup  albüm çıkarabiliyor ve ben de bunu dinliyorum. Her ne kadar grup elemanlarını  ezik, grubu da başarılı bulmasam da eleman benim kulağıma giriyor, ben bu  parçayı on kez ardarda dinliyorum ya gerisi boş!

MP3 ne hale getirmiş şu dünyayı, oysaki biz hala anamızın yağını kullanıyor  olacaktık. Yazık oldu bize, dinlemekten yemek pişirmeyi öğrenemedik…

Kabuktaki ruh

Eylül 11th, 2005

İlki de bilimkurgu cilası altında kafamıza düşünceler sokmuş hayaletimizi yakalamaya dair adımlar atmamıza sebep olmuştu ama az önce ikincisini izlemeye idim, bu konseptin üzerine dağlar konulup hala da felsefeden uzaklaşılmadan bir şeyler yapılabileceğine fazlaca inancım yoktu. Ama yanılmakla da kalmadım hayran oldum. Anime, manga, bilimkurgu, felsefe hangisini seversen sev izleme kapasitesi olan bir film Ghost in the shell. Ki hepsini birden birarada bulundurması da apayrı bir zevk… İzleyin izlettin. Alıntılardan kaçınmayın.

“Sen kuşlar için ağlıyorsun, balıklar için değil.
Sesi olan şanslılar için.”

Hayatın hiçbir şeyi

Eylül 7th, 2005

Başladığı gibi biten şeylere biz insanlar, hiçbir şey deriz. Çünkü içine  bir anlam koyamayacağımız kadar sürede gelişip biten bir şeyin bize katkısı ve  zararı da görünmezdir. Biz de onu küçümseyip “hiçbir şey”i uygun buluruz ona.  Lakin algı sınırlarımız içinde gelişmiş her şeyin bize bir etkisi olması  gerekmediği gibi tamamen algı dışı gelişen bir olayın da hayatımızdaki yeri çok  fazla olabilir. Gel de bunu kendine anlat işte…

Hiçbir şeyler tarafından hayatımız değişirken biz küçük ayrıntıda  hayatımızın anlamını yoklarız. Aslında o küçük ayrıntıdan da küçük, algımızın  dışında bir yerlerde kulağımıza fısıldanır o anlam ama duyan kulaklarımız  yoktur. Yoksa hiçbir şeyin içini nasıl doldururduk. Bir de hayatının anlamını  tabi…

Ben kendime bir çöplük yaptım, anlamadıklarımı teptiğim, kapısına da  hayatın anlamı tabelasını astım. Anahtarı yutup delikten sokuşturdum  anlamadıklarımı. “Hiçbir şey”e anlam yüklemek, hayatın anlamını tamamen  yüceltmek olsa gerek.

Melih Gökçek ve Ankara’nın son 11 yılı…

Mayıs 13th, 2005

Ekşi Sözlük için Melih Gökçek hakkında yazılı bir entry’yi buraya da koymak istedim. Umarım unutmamaya bir nebze olsun faydası dokunur. Buyrun;

bu adam niye ankara‘da üç dönemdir belediye başkanlığı yapıyor hani ankaralıyız ya açıklamak bize düşer. elbette kendisi mükemmel projelere imza atan, ankara’nın sosyal çehresini güzelleştirmek için uğraşan bir insan olduğu için değil. nedenmiş peki? başlıklar altında inceleyelim.

yıl 1994 - karayalçın’ın ankara’yı piç gibi ortada bırakması

ankara’yı belediye başkanlığını yaptığı zaman zarfında adam eden(metro, batıkent) karayalçın bir anda ankara’nın kendine yetmediğini farkeder. o gazla da chp’den samsun milletvekili adayı olur, seçilir de seçimde. yerine kimi bıraktığını bile hatırlamıyorum şimdi, ama o kadar başarısız bir aday sürülür ki yerine, o zamanlar çıkışta olan refah partisi‘nin adayı olan melih gökçek’e karşı gelemez. 94′teki ortamı bilen her insanın nasıl büyük şehirlerin bir bir rp’ye döndüğünü hatırlaması gerekir. ankara’da da böyle olmuştur. keçiören’de yaptığı tek dönemlik belediye başkanlığında(84-89 dönemi) kendi seçmen kitlesini oluşturan melih galip gelmiştir seçimden. karayalçın ise ankara’yı piç gibi bırakıp milletvekili olmuştur.

94-99 arası – 1. i.melih dönemi

melih gökçek, beş senede ankara’da çok büyük projeler gerçekleştirmez, tek yaptığı kendine uygun kitleyi yaratmak olur. kendisi iktidara gelmeden önce zaten çoğu kısmı tamamlanmış olan metro projesinin üstüne konar, daha önceki belediyelerin yaptıklarını hiçe sayaraktan.
ankara’nın genelinde yaşayan sakinine halktan biri olarak kabul görmek için heykellere tükürür, takkiyenin allah’ını yapar. güzelim ankara keçimiz olan anki‘yi yokeder, ankara’nın tarihini/kültürünü hatırlatan hitit güneşi simgesini kaldırıp yerine kocatepe camili, hilal-yıldızlı ve atakule’li üçlü* bir takkiye eseri amblem koyar. bugünlerde parklarda karayalçın döneminden kalan ankara keçisi heykellerine anlam veremeyen insanlar da bunun eseridir. belko diye bir şirket kurarak tüm kömür sektörünü tekele bağlar, burada elinde kalan mallarla ankara’nın kenar mahallelerinde yaşayanlara yardım eder. özellikle seçimin yaklaşması ile halka yaptığı yardımlarda(yiyecek-giyecek-kömür) sınır tanımaz hale gelir. ve işte yeni seçim için kitle hazırdır.

yıl 1999 – solun gerizekalılığı

ankara’nın melih’ten bıkmış sakinleri artık karayalçın’ı yeniden başa getirmek için ellerinden geleni yaparlar. karayalçın partiden istifa eder, seçimlere aday olur. o zamanın iktidarında ise dsp-anap-mhp koalisyonu vardır. eh, ankara’da yıllardır sol iktidarlara alışmış bir kenttir, bu nedenle dsp de bir şansının olduğunu düşünerek belediye başkanlığı yarışına girer. uzun süre uğraşılır ama melih’in karşısına tek bir rakiple çıkılamaz. yarışta sadece doğan taşdelen-karayalçın ve melih vardır, geri kalan tüm adaylar ankara’nın iyiliği için çekilmiştir. ama gene de oyları bölen doğan taşdelen yüzünden melih 2-3 bin gibi az bir oy farkı ile belediye başkanlığına tekrar yerleşir. dsp’ye ağız dolusu küfreden ankara umumu bir sonuç elde edemez, gene saçma sapan bir seçim olmuştur.

99-04 arası – 2. i.melih dönemi

melih seçimi atlatmanın rehaveti ile yaymaya başlar. tabi yayarken ölü yatırımlar konusunda kendini asla salıvermez. meşrutiyet ve mithatpaşa caddelerini boydan boya üstgeçitlerle doldurur. daha sonra da yayaya saygısızlığı son raddeye vardırarak kızılay meydanındaki yaya geçitlerini kapatır. sanki sürü kollarmış gibi meydanı bir de betonlarla çevirir. sonra tepki alınca bu uygulamanın kaldırılıp kaldırılmaması hakkında bir referandum düzenler, bunun için de kızılay’a bir sandık koyar. bu sandıkta yandaşlarının rahatça oy kullanabilmesi için kenar mahallelerden bedava otobüs kaldırır/adam toplar. halka yaptığı yardımlar konusunda sınır tanımaz, belediyenin parasıyla tam 350.000 kişiye yiyecek-giyecek yardımı sağlar. onları kendine bağımlı bir halde yıllar boyu yan cepte tutar.

seçimin yaklaşması alt-üst geçit yapımlarında logaritmik bir artışa sebep olur. bir anda ankara’nın her tarafı inşaat alanına döner. aynı zamanda armada alışveriş merkezinin de tamamlanmasının feyziyle seçimden önce bitmesi öngörülerek -planları yıllar öncesinden(90ların başı) yapılmış olan- metronun ikinci aşamasının inşasına başlanır. ankara büyükşehir belediye spor büyük maddi yardımlarla birinci lige taşınır. ligde mevcut iki tane ankara temsilcisi varken büyükşehir belediye spor ne işe* yarayacağı belli olmadığı halde belediyeye milyonlarca dolar yük bindirir. şehir dışında insanların zar zor ulaşabilecekleri yerlere yapay göletler yapılır, mogan ve eymir boyunlarını bükmüş beklerken. bir de harikalar diyarı diye sincanlılara özel bir park cabası…

halk belediyenin çalıştığı konusunda yeterince ikna edici sebeplere sahiptir artık. seçimlere alın açık şekilde girme zamanıdır

yıl 2004 – her ağızdan bir ses dönemi

son iki seçimde alınan ve ankaralıların pek de memnun olmadıkları sonucun şimdi tersine döndürülmesi eskisinden de zordur. 10 yıldır ankara’nın değişen çehresine alışmış çoğu eski melih karşıtı bile “adam o kadar altgeçit yaptı, helal olsun” demeye başlar. tarihi unutmaya meyilli olduğumuzdan birkaç aya göre yorum yaparak süper çıkarımlarla tüm yanlışları görmezden gelir ve ankara’nın kentleştirilmesindense köyleştirilme yolunda olduğu kaybolup gider hafızalarda.

melih taraftarlarının çoğunluğu sağlandığı bir ortamda diğer adaylar da bir birleşme ya da çekilme çabasından uzak dururlar. seçime giren adaylar pek de sonuca etkilemez ve melih kazanır. umut azalmıştır ankaralıda ama yok da değildir hala…

yıl 2005 – sonuç ve melih’in artıları

melih’in artıları neler peki, yapılan sürüyle alt-üst geçit ve metro değil mi? ama bu değirmenin suyu nereden geliyor? borç yiğidin kamçısıdır derler ama melih beyin 10 yıllık döneminin ardından şu anda ankara büyükşehir belediyesinin borcu toplam 1 katrilyon 618 trilyon lira seviyesinde. evet “1 katrilyon 618 trilyon lira” ki bu borca daha ego ve aski’nin 1 katrilyon 206 trilyonluk borçları ve dış borçlar dahil değil. ankara’nın dış borcu ne kadar peki orda biraz iyimser olabiliriz çünkü bu borç da 1 milyar 525 milyon dolar kadarcık.
şimdi bu rakamlar diğer belediyeler ile karşılaştırma ihtiyacını arttırıyor insanın, “belki tüm belediyeler bu kadar çok borçlanıyor” diyebilirsiniz ama değil, türkiye’deki tüm belediyelerin toplam borçlarının %25’i ankara büyükşehir belediyesine ait. düşünün kefenin bir yanında tüm türkiyedeki belediyeler diğer yanda da 3 tane ankara büyükşehir belediyesi dengede duruyor.(1)

bu kadar borç karşısında melih gökçek’in savunmasını ise henüz duymadınız; “biz hala bizden önceki dönemlerin borçları ile uğraşıyoruz”. ankara’da on yıldır yaşayan her insan bilir kaç kez kaldırım, kaç kez trafik sorununa çözüm olmayan alt-üst geçit, kaç kez çöp yatırım yapıldığını. ankaralı uyumuyorsa da melih birilerini uyutuyor işte, o oylar da onu tekrar kazandırıyor başkanlığa.

bu kadar eleştiri ardından olumlu bir şey diyesim kalmadı artık ama beltek ve hanım lokalleri de çok faydalı işler oldu ankara’ya. ikisi de sosyal yaşamı geliştirdi bir açıdan. ama devede kulak, entryde nokta oldu bunlar da ancak.

saygılarımla, tüm geçmişini unutan ve uyutulmaya arzulu insanlara…

kaynak:
(1) şehir plancıları odası-ankara şubesi

Emeğin türkçe anlamı ve Cartman’ın “Laame” deyişi

Nisan 25th, 2005

Artık kaçıncı oluyor bu bilmiyorum ama oldukça sıklıkla başıma geldiğini belirtmeme gerek yok. Tahminen ayda bir-iki tane spturk’ten çalıntı yapan site yakalıyorum. Bu seferki daha da ilginç, mevzu bahis olan şahıs Spturk’ün kendi kopyasını oluşturmaya çalışmış. SPTurk’teki tüm yazılarımı/çevirilerimi kopyala yapıştır yöntemi ile sitesinde kullanmış. Bununla da yetinmemiş sitedeki tüm resimleri de spturk’ün serverından kullanmış. İlginç bir şey tabi insanın azimle bunları çalmaya uğraşması ama benim sinirimi bozan bu insanların hiç ama hiç emeğe saygısı olmamaları.

Ne bileyim bir siteden bir şeyleri alıyorsan ya siteye link verirsin ya da sitenin alınan dosyada bi copyright’ı varsa dokunmazsın. Ama koskoca yazıyı resimleri ile birlikte kopyalayıp siteye koymanın neye denk geldiğini ben de bilmiyorum. Emeğe saygısızlık desen değil, hırsızlık desen değil, küfür etsen değil, Cartman’ın deyişiyle kocaman bir “Laaaameee“i hakediyor bu insanlar. Burdan hepsine kocaman bir lame gönderiyorum. Cartman bildiği gibi yapsın bunları…

Bir de not bazında yazayım; başka kimin bookmarks’ında hi-jackers die bir klasör vardır allah aşkına…

Cinnet geçiren öğrenciden mektuplar

Nisan 21st, 2005

Bir insan nasıl delirirmiş göstermek adına son ödevin comments’ine yazdığım cinnetin kanıtı olabilecek lafları buraya da aktarıyorum. El elemği, göz nuru;

“In this assignment I learned somewhat assembly and understand that I never knew anything from the courses. And I understand that the text book given to us is nothing but useless for our needs. These negative parts of the problem made the assignment harder for me. I hope in the next courses I can learn something in the class. At the end, this assignment taught me more from the classes so it was a good one I think.”

not: o “useless” yerine “bullshit” yazmak da vardı ama götüm yemedi o kadar :)

Monty Python ve nadide lafları

Nisan 20th, 2005

“I fart in your general direction” diyerek damardan girmek istiyorum. Holy Grail filmindeki sinir bozucu fransız’In küfür olarak kullandığı bir laftı bu. Ki benim saatlerce kitlenmeme sebep olmuştu. Bir de bunun tişörtünü yapmış bir site. Gördüm, aklımı aldı tişört hayatım kaydı. Ben de istiyorum bundan ya. Wishlist’imiz yok mu bizim?

Şoraaa

Şu da ayrı bir güzellikte, zaten Ministry of Silly Walks mükemmel bir skeç. Bu da aynı mükemmellikte.

Nah buraa

Gözlerin kapandığı an banyoya girmek

Nisan 14th, 2005

Çocuklar banyo yapmaktan pek zevk almaz, bu oldukça rahat bir şekilde ulaşılabilecek bir genelleme. Hani üç-beş tanıdığınızın küççük çocukları varsa kendi örnekleminizi bile yaratabilirsiniz. İşte o banyo üşengeçliği bir bünyede kaç yıl kalır allah aşkına? Bende sağlam, yüz yıldır var, Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek istiyorum ama olmaz ki. Anam, babam ne der, kız arkadaşım beni bırakmaz mı, sokağa nasıl çıkarım, “En pis adam” diye kitaba geçince? Varsın geçsin öylece, “pis adam” olalım dünyanın gözünde… Ama gene üşenirim ben banyo yapmaya arkadaş, hastalık gibi bir şey.

Şimdi pis adamım, banyoya üşenirim dedikse ciddi anlamda pis olduğum sanılmasın. Banyo saatini ertelemektir tüm yaptığım, acımam yaparım. Bir gün önceden söylenirim, “yarın banyo yapmalı bu saçlar gene bok olmak üzere” diye. Öbür gün kalkınca dersim yoksa “ımmhhh” efektiyle götümü kaldıramam birkaç saat. Dışarı çıkacaksam hemen mazeret hazırdır “Lan sinüzitim var, kafayı üşütürüz. Hasta oluru maazallah” şeklinde. Dışarı çıkmayacaksam, biraz daha vakit geçiririm sonra “Kim incek aşşağı” modunda ötelerim eylemi. Sonra bir bakarım saat geceyarısı olmuş, dur şu ders vardı, dur ıvır vardı, zıvır vardı diye götüm tutuşaraktan ederim saati iyice geç. Ve bir tek ben banyo yaparım gecenin geç saatlerinde, kim bilir nerede duşunu alan taze sevişmiş sevgililer ile aynı anda.

Bazen de uyku öyle bir bastırır ki, öyle bir bastırır ki, öyle bir bastırır kii………………………… zzzZZZZZZ

Vize dönemi

Nisan 4th, 2005

Bir vize dönemi daha geldi ve ben gene kendine hakim olamayan manyak kimliğime büründüm. Vallaha da engelleyemiyorum… Vize dönemi geliyor, dört gün tatilimi iki gün dolaşıp iki gün çalışmaya ayırıyorum sonra noluyor? o çalışmaya ayırdığım iki gün boyunca evde oturuyorum ve oturmaktan başka da bir şey yapmıyorum. Eh böyle olunca da stresimi çifte katlıyorum.

Ulan tüm gün boyunca bir kitabı baştan sona gözden geçirmek biraz da diff denk bakmaktı amacım gece oldu kitabı baştan sona gözden geçirdim mi, geçirdim. Ama yata yata 7-8 saat sürdü eylem, sürüncemede çalışmak diye buna diyorlar herhalde. Kanser olacam bu gidişle valla. Bak göbeğim de büyüyor; kesin bir sorun var kesin…

Bir derdim var…

Mart 9th, 2005

Bir derdim var, tutmam lazım olduğunca… argh…

Tayyip amca ve Microsoft

Mart 4th, 2005

Tayyip’le iyi iş çıkarıyor Microsoft Türkiye’de de tekelleşmek konusunda. Ama Tayyip amcam ne demiş Bill Gates’in önünde Türkiye’ye geldiğinde… Bu çelişki torunlarımıza da kalmaz inşallah…

“Tabii bir de verilerin ve bilgisayarların güvenliği meselesi var. Elimizdeki yazılım ve donanımın ne yaptığını tam olarak bilmediğimiz ve kendi ülkemizde geliştirmediğimiz zaman program veya işletim sistemine nasıl güveneceğiz? Bunun tedbiri alınmalıdır. Bir devlet, bu konuda hiç kimsenin sözüyle yetinemez. Çalışan bütün programlar ve incelemelerin de yapılması gerekir.

Yazılım ve donanımla bunların üstüne kurulacak her işletim sistemi, yazılımının güvenilirliği kullanımından önce detaylı olarak incelenmelidir. Bunlar yapılmazsa güvenlik konusunda bağımlı kalınacak, zafiyete düşülebilecektir.”

kaynak: BTDünyası

Düşünmek

Mart 2nd, 2005

Düşünmek, günümüzde en önemli kanser sebebidir dünyada. Hani sadece “nolacak bu memleketin hali” dese insan günde bir kere gelir cevabı uzamadan ama, hiç öyle dolambaçlı yollara girmeye gerek yok hani… Oturursunuz başlarsınız, kendinizi olması gereken şeye, olmasını istediğiniz şeye inandırmaya… olmaz… Tekrardan başlarsınız, içinizdeki o karşı konulamaz tereddütü yenmeye çalışırsınız. Gene olmaz. İnanılmaz güzel mazeretler ve çıkarımlar bulursunuz ama bu beyin dediğin şey beklemez ki tahmin ya da ihtimal. Takılır kalırsın, gene o karşı konulamaz gerçeğin çıkıp da seni ya rahatlatacağı ya da yüzüstü bırakacağı sancılı zaman diliminde…

Abant denen garip yer

Şubat 28th, 2005

Hani ismini duymuşsunuzdur yüzlerce kez eminim, Abant diye bir yer vardır Bolu’da. Doğa harikasıdır, mükemmeldir, romantiktir, vesairedir… Velet iken gidip görmüş olduğum bir yerdi ki ben de pek izi kalmamış sıfırdan başlar gibi gidip görmeye fırsat bulduk. Eh tamam, gittik gördük de. Gördüğümüzü beğendik mi?

Abant'ta fayton ve kış

Nah beğendik, afedersiniz. Abartı sanatının faydalarının ve zararlarının nelere kadir olduğunu gördük sadece. Hani insan hayal eder ya bir yeri, öyle Abant hayal etmişim ben de kendi kendime. Bir de farkettim ki, yalanmış o Abant. Tepelerle çevrili bir alanın ortasındaki gölden ve tepelerdeki ormanlardan ibaretmiş. Bunlar kötü şeyler mi yani nerde hata derseniz. Hata, beklenti ve gerçeklerde gizli. Gölün çevresindeki tek şeritlik yamuk yumuk asfalt yolda, at bokları(kusruma bakmayın) ile pekişmiş bir kar-çamur deryasının üzerinden geçen arabaların sıçrattıklarından ve çılgın faytoncuların ayakları kayan atlarından tırsarak yürümek ise doğa ile bütünleşmek; Ben yokum arkadaş… Hele de orada kış hala yaşamakta iken… Kış yaşanmakta iken dedim şimdi ama bakmayın, hiçbir güç beni tekrar Abant’a gitmeye ikna edemez. İster yazı, ister ilkbaharı güzel olsun; o asfalt otoban olmadıkça gidesim yok :P .

Mantıklı insanın kafa karışıklığı olmak…

Şubat 22nd, 2005

Bir önceki blog ile birlikte seri olması değil amacım. Şimdi nasıl hissediyorsam aynı yoğunlukta olacak aşağıdakiler de.

Hepimizin neyin mantıklı, neyin mantıksız olduğunu anlayacak bir beynimiz vardır. (Aslında beynin tek görevi bu değildir ama şimdi ilgilendiren kısmı bu olduğu için bunun üzerine eğiliyoruz.) İşte beynin bu yeteneğiyle de karar verirken ölçüp biçme işlerini yaparız. Bir olay olmuştur, biz onu ölçüp biçmeye çalışmışızdır. Sonunda mantıklı bir senaryo uydurmuş, bu hikayeye ne kadar gerçek olduğunu bilmesek de inanmışız, gerçekmiş gibi önem vermişizdir. O sanal gerçekliğimiz, mantıklı senaryomuza inanmışız. Bu senaryonun oyuncularına ise kendimizinki kadar büyüklükte bir beyin ve mantık bahşetmişizdir. Hani aptallık ya da saçma bir hareket yapıyorlarsa da genel bir mantık üzerine oturmuştur tüm yaptıkları.
Ama gerçekte öyle midir ki? Yaşarken neyi nasıl mantıklı yaptığımız ya da yapmadığımız konusunda pek de düşünceli değilizdir. Düşünceliysek de bu kendi mantığımızla sınırlıdır, başkalarının bu mantıkta artı-eksileri olsa da katkıları çok fazla değildir.

Yani na’parsak yapalım beynimizle gerçekçi bir simülasyon gerçekleştirmemiz mümkün değildir. Zaten trilyonlarca etkenden oluşan tüm düşüncelerimiz ve hareketlerimizi aklımızda oluşturduğumuz genel mantık temellerine dayanan bir simülasyonla ifade edebilmek kendimiz hakaret olurdu.
Ama bunu bilen bir mantıklı insan bile, kendinden habersiz olarak gelişen ve tamamen mantıksızlık sınırlarını zorlayan bir olayı simüle etmeye kasar. Sonuç olarak eline de koskoca bir kafa karışıklığı baki kalır. Sonra bu kafa karışıklığından elde edilecek tüm zırvalar da, simülasyonun çıktılarıdır. Siz oysaki “mantıklı” üç-beş çıktı beklemişsinizdir onca mantıklı girdiye karşın. Ama hayat o kadar basit değildir ne kadar basit yaşasak da, onu komplike yapan biz olmasak da…

not gibi: Tüm bunlar tahmin gücümüzün sıfır olduğuna ve mantığın geçersizliğine dair olsalar da, şahsen çok da fazla şeyi tahmin edebileceğimizi düşünüyor ve insanın kendini tekrar eden bir varlık olduğunu biliyorum(hani bunlar fikir olduğundan gayri inanıyorum da). Sanılmasın ki asla hiç bir şeyi tahmin edemeyiz ya da mantıklı bir senaryo uyduramayız, elbet uydururuz/tahmin ederiz. Ama gün gelir öyle bir saçmalık konmuştur ki sahnede siz onu çözene kadar kafanız karman çorman olmuştur. Perde kapamış, kendi mantıklılığınız çözüm vermemiştir. İşte asıl tema da budur.